Bugün Beyoğlu’nda bir Galatasaray maçı gecesi Nevizade’ye girdiğinizde, yüzlerce insanın aynı anda Galatasaray marşları söylediğini görürsünüz. Sarı-kırmızı formalar, atkılar, meşaleler, telefon kameraları…
Galatasaray artık dünyanın dört bir yanında milyonların sevgilisi.
Ama bir zamanlar bu iş böyle değildi.
Ne sosyal medya vardı, ne organize deplasman uçakları, ne kombine kartlar, ne taraftar derneklerinin bugünkü imkânları…
Bir avuç adam vardı.
Bir de Beyoğlu’nda Mercan Birahanesi.
Mercan sıradan bir meyhane, sıradan bir birahane değildi. Liseye giremeyenlerin, okuyamayanların caddenin karşısına geçip okudukları Galatasaray tribünlerinin ilk okulu.
Ders zili çalmazdı orada.
Öğretmeni Amigo Mehmet Abi, öğrencileri ise Galatasaray uğruna gecesini gündüzüne katan tribün emekçileriydi.
1980’lerin başında Mehmet Abi, Balıkpazarı’ndaki Mercan Birahanesi’nde çalışıyordu. Galatasaray tribününden insanlar maçtan önce, sonra Mercan’a gelir, hafta içinde yine orada buluşurdu. Ziya’lar, Kuru Ahmet’ler, Sakal Fatih’ler ve daha niceleri… Mercan’ın kapısından bir giren, kısa süre sonra kendisini Galatasaray tribününün içinde bulurdu. Hamza’nın hikâyesi de böyle başlamıştı. Mercan’da Mehmet Abi ve tribün tayfasıyla tanışmış, ardından unutulamaz Ali Sami Yen Kapalısının unutulmaz isimlerinden biri olmuştu.
Sonra Peygamber Hüseyin, Yılmaz Başkan geldi.
Onun etrafında Hamza, Behzat, Çarli, Gazo, ve bugün isimlerini tek tek hatırlayamadığımız daha doğrusu tribünden tanıyıp isimlerini bilmediğimiz nice Galatasaraylı toplandı. Bu insanlar yalnızca maç günü ortaya çıkan taraftarlar değildi. Galatasaray onların haftada doksan dakikalık eğlencesi değil, hayatlarının kendisiydi.
Tribün literatürüne daha sonra Pasaj Grubu olarak geçecek tayfanın çekirdeği de o Beyoğlu gecelerinde oluştu.
Çoğu sokaklarda yattı, deplasman trenlerine kaçak bindi, gece nerede kalacağını, ne yiyeceğini bilmeden Galatasaray'ın peşine düştü. Hiç biri klasik bir aile babası olamadı, aldı bayrağını maça gitti.
Kapalı tutulacaksa sabahlanacaktı,
Deplasman varsa yol, araç bulunacaktı,
Çünkü onlar Galatasaray’ı şampiyon olduğu için sevmediler.
Kupası için hiç sevmediler.
Bugünkü kadar yıldızları, Avrupa kupaları, milyon euroluk futbolcuları da yoktu Galatasaray’ın.
Onların Galatasaraylılığı biraz daha başka türlüydü.
Çileden doğmuştu.
Mercan’ın masalarında belki dünyanın meseleleri çözülmedi. Ama Galatasaray tribününün ertesi gün nerede duracağı, kimin hangi saatte stada gideceği, hangi beste söyleneceği, deplasmana nasıl gidileceği konuşuldu.
Bir anlamda Galatasaray tribününün genel kurmay karargahıydı.
Amigo Mehmet Abi yalnızca tezahürat başlatan bir adam değildi. Galatasaray’ın “Kapalı”sının hafızasında adı kalacak son gerçek amigolardan biri oldu. Kulübün kendi dergisi bile yıllar sonra onu “Kapalı’nın tarihine bir yolculuk” başlığıyla sayfalarına taşıdı.
Bugün tribünde bir beste başladığında on binler aynı anda söylüyor.
O günlerde bazen önce beş kişi söylüyordu.
Sonra on kişi.
Sonra elli.
Ve bir gün bütün Kapalı söylüyordu.
Aradaki fark yalnızca sayı değildi.
O insanlar Galatasaray tribününün temelini elleriyle döşüyordu.
Peygamber Hüseyin…
İmparator Hamza…
Çarli…
Yılmaz…
Behzat…
Gazo…
Amigo Mehmet…
Ve isimleri zamanla unutulmuş yüzlerce insan.
Bugün Galatasaray tribününün sahip olduğu kültürün altında onların ayak izleri nefes sesleri var.
Elbette zaman değişti.
Galatasaray büyüdü.
Tribün büyüdü.
Beyoğlu değişti.
Mercan gitti, başka mekânlar geldi. Pasaj’dan Mutlu Birahanesi’ne, oradan yıllar sonra Nevizade’ye uzanan başka bir Galatasaray geleneği oluştu. Nitekim dönemin anlatılarında Pasaj tayfasının daha sonra Nevizade’de Yadigâr Abi’nin mekânına, ardından Mutlu Birahanesi’ne geçtiği; Amigo Mehmet’in de Mercan’dan oraya geçtiği anlatılır.
Bugün Nevizade’de gençler Galatasaray marşları söylüyor.
Bazılarının babası onları Galatasaraylı yaptı.
Bazılarının dedesi.
Belki çoğu Mercan’ın nerede olduğunu bile bilmiyor.
Bunda ayıplanacak bir şey yok.
Her kuşak Galatasaray’ı kendisine bırakılan yerden devralır.
Ama bir şeyi bilmek gerekir:
Bugün bin kişinin rahatça söylediği marşın arkasında, bir zamanlar İstanbul’un ayazında Galatasaray için sabahlayan beş-on adam vardı.
Bugün “Beyoğlu Galatasaray’dır” demek kolay.
Bir zamanlar o cümleyi söyleyebilmenin bir bedeli vardı.
Mercan Birahanesi işte o tarihin sessiz tanıklarından biriydi.
Duvarları konuşabilseydi, bugün Galatasaray tribününün kayıp tarihinin yarısını belki onlardan dinlerdik.
Amigo Mehmet Abi’nin sesini…
Peygamber Hüseyin’in kahkahasını…
Hamza’nın muhabbetini…
Çarli’yi, Yılmaz’ı, Behzat’ı…
Maça birkaç saat kala masadan kalkıp stada doğru yürüyen o insanları…
Bazıları artık aramızda değil.
Bazılarının nerede olduğunu yeni nesil bilmiyor.
Bazılarının doğru dürüst bir fotoğrafı bile kalmadı.
Ama Galatasaray tribününün hafızasında bir yerleri hep var.
Çünkü tribün tarihi yalnızca koreografilerin, şampiyonlukların ve büyük maçların tarihi değildir.
Tribün tarihi biraz da kimsenin görmediği fedakârlıkların tarihidir.
Bir zamanlar Beyoğlu’nda küçük bir birahane vardı.
Adı Mercan’dı.
Ve o birahanenin masalarında oturan bir avuç Galatasaraylı, farkında olmadan kendilerinden sonra gelecek nesillere bir tribün bırakıyordu.
Bugün Nevizade’de Galatasaray marşı söyleyen çocukların birçoğu onları hiç tanımadı.
Ama aslında her marşta biraz onların sesi var.
Her deplasmanda biraz onların yolu.
Her Kapalı hatırasında biraz onların emeği.
O yüzden Mercan’ı unutmayalım.
Amigo Mehmet’i unutmayalım.
Peygamber Hüseyin’i, Hamza’yı, Çarli’yi, Behzat’ı ve isimleri tarihin arasında kaybolmuş bütün tribün emekçilerini unutmayalım.
Çünkü bazı insanlar Galatasaray’dan hiçbir şey almadılar.
Sadece Galatasaray’a verdiler.
İşte, Mercan'da delikanlılığı geçmiş, Mercan diplomalı, yüzlerce çocuğu Galatasaraylı yapmış hala tribünlerde hançere patlatan bir kaç kişiden biri olmanın gururuyla sesleniyorum, bizi unutmayın.
Yaşasın Galatasaraylılığımızın yüksek öğretisi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder