17 Kas 2008

Eski Tüfek Derki;Hıncal Uluç'a Fırtına Öncesi Alıştırma


Merhaba ;

Türkiye'de eksantrik bir gazeteci tipi var. Sürüler halinde seyir eden bu tiplere göre, bu memlekette her şey boktan gitmekte, hiç bir şey insana umut vermemekte. Bu adamlar sair günlerde köşelerinde, kenarlarında, okuma odalarında ya da "geyik" açık oturumlarında hep aynı teraneleri geveleyip durmaktalar.

Bu adamlar için böyle olan memleketimin, bizler için de durumu bundan farklı değil. Fakat bu adamlardan esas farklılığımız, biz bulunduğumuz durumlardan hep bir umut ışığı, hep bir çözüm arayıp sıyrılmaya çalışıyoruz, bu zevat ise memleketin iflah olmaz durumunu gözler önüne serip, bir bok olmayacağı düşüncesini savunurken, nasıl oluyorsa birden bire ilham perileri gelip bir sürü alternatif öneriyi peş peşe sıralamaya başlıyorlar.

Bu zevat nereden türemiştir? Ne bedel ödemişlerdir de meyvesini alıyorlar? Bizleri nelerden soğutmaya nelere alıştırmaya çalışıyorlar? Neden zor hayatımızı karartmak için ayrıca bir çaba içindeler?

Yakında yazmayı düşündüğüm ve sizin de muhakkak canınızdan bezmenize neden olan ve muhakkak katkıda bulunacağınızı bildiğim bu zevata yönelik yazılarımıza başlarken bir girizgah yapalım dedik. Aşağıdaki yazıyı yazdık. Düşünelim ve hayatımızdan atalım şu safraları ne dersiniz?


ALIŞTIRILMAK ÜZERİNE BİR DENEME ;


Bir müddet sonra dehşet duyduğunuz ya da öyle izlediğiniz bir şeyi, nasıl oluyor da bu denli soğukkanlı izlemeye başlıyorsunuz? Ya da çok sinirlendiğiniz ve yakınınızdaki birinden dahi geldiğinde tepkinizin amansız olduğu bir davranış biçimi, düşünce nasıl oluyor da hayatınızın bir parçası oluveriyor? Ne oluyor ya da nasıl oluyor da İlkelerimiz filan deyip sarıldığımız şeyler birer ikişer hatırlardan bile silinir oluyor? Nasıl oluyor da var olmakla aynı tuttuğumuz düşünce ya da inançlar, "Olmasa ne olacak?"a dönüşüyor?


Ol mailer ki derya içre idiler, ama deryayı bilmezlerdi ;

Ne güzel laftır bu. Her şey o hastalık saçan kelimede mi düğümleniyor ne sanki? "Alışmak" işte belki de insanlığın gelmiş geçmiş en büyük illeti bu kim bilir? Sürekli dayatılan sürekli eğitimi verilen ve bütün propaganda araçlarının her gün zehrini akıttıkları kara delik! Evde, iş yerinde, otobüs durağında, trafikte, yemekte, sınıfta, sırada hayatın her alanında hem sistemin bize dayattığı ve hem de bir şeyler adına kendimizin kendimize dayattığı gönüllü kanser olma vakası! Tam bir "metastas".

Güzel bir şeyler yaratırsın çok beğenirsin. Bir arkadaşlık, bir dostluk, bir sevgi ya da bir görme biçimi. İlk anda çok sevinirsin, belki de övünç duyarsın katkından! Ama sonraları alışıverirsin ve sıradanlaşıverir tüm diğer şeyler gibi. Mesela çarşıda bir sahafın tozlu raflarında bulduğun bir kitap, bir resim ya da eski bir film afişi. Belki çocukluğundan bir şeyleri sana getiren bir tatlı meltemdir bulduğun. Yahut birahanede konuştuğun biri, yahut bindiğin taksinin sürücüsü , çiçekçi kadının söylediği bir laf, alıp seni bir yerlere götürür. Ya da yeni bir dostluktur bulduğun! Sıcaklığını yüreğinde hissettiğin. Göğüs kafesinin genişlediğini, alnının dikleştiğini, baharı daha bir başka soluduğunu hissettiğin bir dostluktur. Ya da bir çalışma ortamı bulmuşsundur. Sevdiğin işi, sevinçle birlikte yaptığın bir çevredir.

Peki ne olur da giderek sıradanlaşır her şey? “Mai”lerin deryayı anlamaları sadece oradan çekilip çıkarıldıklarında mümkündür. Ama insanın güzel bir şeyi nasıl tükettiğini anlaması neden ondan uzaklaşması ile mümkün olmakta ki? Ne oluyoruz? Yoksa giderek tükeniyor muyuz, tüketirken her şeyimizi?

Ya da sevmediğimiz istemediğimiz bir hayatı, bize dikte ettirilen bir pespayeliği neden her gün, her saat, her saniye tekrar tekrar yaşarız ki? Hiç mi oluru yoktur? Gerçekten çıkmaz mı yollarımız?

Yoksa gönüllü polisi miyiz hayatımızın? Sansürcü başı mıyız güzel düşüncelerimizin, özgürleşebileceğimiz her alana çıkan yollarımızın barikatları mıyız? ! Silkelensek bir an, kapatıp bir müddet düşüncelerimizi yenilemeye çalışarak açsak gözlerimizi. Olmayacak mı acaba?

Ya da durup düşünebilsek bir an. Nelerdi unuttuklarımız. Nelere sevinir, nelerden acı duyar, nelere öfkelenirdik? Alıştırıldığımız şeyler ne idi? Ne kadarı hoşlanmadığımız şeylerdi? Biz eskiden de böyle mi yürürdük, böyle mi güler, böyle mi konuşurduk? Böyle osuruktan mevzular konuşur, kofti mevzulara kafa takar mıydık biz? Biz ne idik hayallerimizde, işimiz neydi, evliliğimiz ne, çocuklarımız ne olacaktı? Hayalimizin memleketi, insanları, sokakları neydi? Neydi bütün bunlar ve neleri kanıksadık sonunda? Ne dayatıldı ya da biz neyi dayattık kendimize? Kredi kartları, mutlu alışverişler, arabamız, özel eğitim kurumları, site duvarları, yapmacıklık dolu hafta sonu gezileri? Ne idi bunlar? Haberdar mıydık?

Anamıza küfretseler içtenlikle der miydik 46 yaşında bir adama "genç" diye. "Moruk" dediğimiz adamların yaşına geldik. Hala var mı yüreğimiz, cesaretimiz? Hesaplaşabiliyor muyuz kendimizle ve değerlerimizle?

Montaigne, "Alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası yoktur... Yavaş yavaş ve sinsi sinsi içimize ilk adımını atar. Başlangıçta kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür; ama zamanla oraya yerleşip kökleşti mi, öyle amansız, azılı bir yüz takınır ki, kendisine gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez.."

Evet kaldırıp gözlerimizi bakabiliyor muyuz? Yüreğimiz el veriyor mu? Nasıl durduğumuza bakabiliyor muyuz yaşam karşısında?

Belki şu söylenebilir ne dersiniz?

Yaşamak dediğin şey belki de alışkanlıklara karşı amansız bir savaştır! Değerleri alışkanlıklara dönüştürmemektir. Her gün yeniden üretmek ve dönüştürmektir.

Yaşamak özgürleşmek ve özgürleştirmek kavgasıdır!
ÇETİN

1 yorum:

glpyldrm dedi ki...

abi bu arada büyük gazeteci raşit altun saat 3e kadar fanatik internet sayfasında galatasaray sorularını yanıtlıyor kendine vazife bilip :p