alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ara 2008

Bu Pezevenk Eski Hakemler, Cim Bom Bom'dan Ne İster




Nazmi abi izninle bir kaç kirli çamaşırını hatırlatıyorum bizlere. galatasaray sözlükteki yazımdan alıntıdır."kirli çamaşırlarını çıkarıp çıkarıp kompozisyon yapacağım gıcık kaptığım bir iddiaya göre 12 eylül dayakçı yüzbaşısı. ancak bu dayak işiyli ilgili alıntı'yı en sona koyacağız. önce bir maça götürüyorum sizi.
14 nisan 2002 beşiktaş - fenerbahçe macına. kendisi o dönem mhk başkanı. atadığı hakem bilin bakalım kim? muhittin boşat...
yani 21 eylül 2003 galatasaray- fenerbahçe macının hakemi. önce maç içi detaylar sonra bir iki gün sonra yaptığı açıklama ve en sonunda 12 eylül meselesi.---alinti---beşiktaş'a mutlaka galibiyet gerekiyordu... sezonun son derbisinde fenerbahçe, 35. dakikada ali eren'in kırmızı kart görmesiyle, 10 kişi kalan beşiktaş karşısında zor deplasmandan 3 puanla ayrılırken, hem şampiyonlar ligi'ne katılmakta büyük avantaj yakaladı, hem de olası puan eşitliğinde üstünlük sağladı. maçın dönüm noktası sayılacak dakikada, muhittin boşat doğrudan kırmızı kartını çıkarırken, daum'un tüm oyun planları altüst oldu. maçın sonlarında hakemin kırmızı kart hastalığı yine depreşti ve boşat fenerbahçe'den ümit özat ve ceyhun'a, beşiktaş'tan da ilhan'a çıkararak, derbiyi 4 kırmızı kartla tamamladı.---alinti---35'te beşiktaş doğrudan kırmızı kartla 10 kişi... 45'te gol, 53'te gol. operasyon tamamlanınca eyyam devreye girer. ümit özat çift sarıdan kırmızı. sonlara doğru iki kişi daha atılıyor iki takımdan da... işin acıklı yanı bu hakem daha sonra

21 eylül 2003'te galatasaray-fenerbahçe maçına atanıyor. hem de şu açıklamalardan sonra:---alinti---merkez hakem komitesi -mhk- başkanı bülent yavuz, fenerbahçe kulübü başkanı aziz yıldırım'ın kendisini aradığını doğruladı. beşiktaş kulübü başkanı serdar bilgili'nin "yıldırım, mhk başkanı'nı tehdit etti" iddiasıyla ilgili açıklamada bulunan yavuz, "yıldırım, perşembe günkü telefon görüşmemizde, beşiktaş maçından dolayı tereddüt ve kaygılarının olduğunu söyledi. ben de hiçbir kaygı duymamasını ona ilettim" diye konuştu. yavuz, yıldırım ile aralarında geçen konuşmayı, görev anlayışı gereği, federasyon başkanı ulusoy'a aktardığını söyledi.---alinti---

eh aziz'in kaygı duymamasına gerek kalmamış hakikaten de. şu da 12 eylül muhabbeti. cem dizdar canlı yayında söylemiş vaktiyle.---alinti---kendisinin hiçbir suç işlemediği halde polis ve askerden korktuğunu söyleyen dizdar, bülent yavuz'a dönüp "hocam 28 yıl önce samsun'da görevliydiniz. -bülent yavuz o dönem hakemliğe başlamamıştı ve yüzbaşı rütbesiyle samsun'da bölük komutanıydı.- 12 eylül dönemiydi. ben de solcularla beraber içeri alınmış ve sizinle karşılaşmıştım. saçlarım sıfıra vurulmuş halde karşınıza çıkardılar beni, siz de kroşe mi, direkt mi şimdi tam hatırlayamadığım bir vuruş şekli ile burnuma patlatmıştınız. burnum kanamıştı ve bayılmış numarası yapmıştım. 15 gün sonra suçsuz bulunup içeriden çıkartılmıştım" dedi. bülent yavuz olayı hatırlamadığını söylerken dizdar, "çok önemli değil ben hatırlıyorum" dedi.---alinti--

-daha çok kirli çamaşırını bulacağım bülent..."saygılar selamlar.
Onur tarafından MAHALLE TAKIMI bloguna 14 Aralık 2008 Pazar tarihinde gönderildi.

Taraftarı bir kızarsa analarını........Nerde bir halk düşmanı varsa teşhir ve tecrit edelim arkadaşlar.




Onur Kardeşe sevgilerimle.

9 Kas 2008

Derbiler


Dünyanın en kanlı en ünlü derbileri nasılünlü olmuşlar, nam salmışlar bir bakalım.
İskoçya;Glaskow Rangers-Celtic. Aynı şehrin iki takımı. Din derbisi, biri katolik diğeri protestan.(Katolik golcü Johnston, Rangers'a transfer olduğunda evi yakıldı. Maç,Johnston'un golüyle 1-0 kazanılsa bile,Rangers taraftarları "maç 0-0 bitti"diyordu. )
Arjantin. Buenos Aires. Aynı şehrin iki takımı.Boca Juniors ve River Plate.Birini İtalyan göçmenler kurdu,öbürünü öz be öz Arjantinliler.Irk derbisi...(Durum öyle vahim ki, sadece Bocalıların gömüleceği kabristan yapılıyor. Yani, mezara kadar...)
İtalya.Roma.Aynı şehrin iki takımı.Lazio ve Roma.Biri faşist, öbürü demokrat.İdeoloji derbisi...
(Laziolular Mussolini'nin torunları... Zenci ya da Yahudi futbolcu istemiyorlar. Asıl isimleri SS Lazio... SS, societa sportiva... Yani, sportif müessese... Ama onlar için anlamı farklı... Roma'nın amblemi ise,Roma'nın kurucuları Romus ve Romulus'u emziren kurt figürü. Yani, parlamentonun ataları...)
İtalya. Milano. Aynı şehrin iki takımı.Inter ve Milan.Biri kıro,öbürü asil. Sınıf derbisi..(Milan taraftarları arasında Dük'ler Baron'lar falan var.)
Romanya.Bükreş.Aynı şehrin iki takımı. Steau ve Dinamo.Biri asker, biri polis Derin devlet derbisi...(Genel olarak birbirlerini dövüyorlar... Sonra birleşip, herkesi dövüyorlar...)
Türkiye. İstanbul. Aynı şehrin iki takımı.Fenerbahçe ve Galatasaray.Din ayrımı yok. Irk ayrımı yok. İdeoloji ayrımı yok. Sınıf ayrımı yok.Asker-polis ayrımı yok. Zengin-fakir ayrımı yok. Eğitimli-cahil ayrımı yok...Üstelik, dünyadaki ünlü derbilerden farklı olarak, taraftarları şehir ile sınırlı değil , Bütün ülkede var...Peki bunun adı nedir?
Sidik yarışı derbisi...(İnanılmaz nefretin mantıklı bir izahı yok çünkü...)

bir yerlerden alıntıdır

2 Kas 2008

Pelemi Büyük Maradonamı




Pele – Maradona. Futbol yüzyılının bir siyah, bir beyaz hikayesi kimilerine göre. Pele'yi anlatıyorlar. Çok iyi diyorlar. Gelmiş geçmiş en iyi diyorlar. Golleri var, izliyoruz. Vasatın üstü goller. Sadece bir hareketi var, ceza alanı üstünde, topun üstünden atlayıp, kalecinin belinden su alıyor ama o da gol olmuyor. Benim tüm bildiğim bunlar Pele hakkında. Ama Maradona hakkında kitap yazabilirim. Aklım başımda ilk izlediğim dünya kupasıdır o. Gollerini, topa hakimiyetini, paslarını daha önce hiç bir şekilde, hiç bir futbolcuda görmediğimdir aklımda kalan. Maradona sabahın 04:30 una saat kurulup uyanılandır. macaristan maçında 7 kişi ile tutulmaya çalışılan biridir. Uçan tekme atıp kırmızı kart gören biridir. Mahalle maçlarında alayımızın olmak istediğidir. Dünyanın bir çok yerinde Arjantin'li fanatiklerin doğumundan sorumludur. İsmi tam olarak bilinen ilk Güney Amerika'lıdır. "Diego Armando Maradona" dır. Küçücük yaşlarıyla, kel kafalarıyla, top tepen sümüklü mahalle topçularının kahramanıdır. Yirminci yüzyılın sol ayağıdır. Mavi beyaz çubuklu formadır. O 10 numaradır. İngilizlere, önce eliyle ve daha sonra bütün takımı çalımlayıp gol atarak dalga geçen, son fantastik futbolcudur. Evet belki de Maradona'yı ilah yapan budur. Son fantastik futbolcudur. Belki tarih bir daha böyle bir futbolcu görmeyecek.. Varoluşu ile başlayan bir devri, futbolu bırakışı ile kendisi noktalamıştır. Ve asla sistemin adamı olmamıştır. Ne futbolculuğunda ne de sonraki yaşamında. Pele sistemin ta kendisidir. FIFA, UEFA kokteylerinin baş konuğudur. Futbolu öğrendiği, yoksul Brezilya sokaklarını çok çabuk unutmuş gibidir. Maradona hiç bir zaman kuralları belirli bu gösterinin bir dişlisi olmamıştır. Çünkü belki de o Arjantin sokaklarından hiç ayrılmamıştır kafasında. Hep o mahallesinde attığı çalımları, golleri, pasları atmaya devam etmiştir yeşil sahalarda. Belki de bu yüzden futbolu ile gittiği her takımın taraftarlarını, çocukluğundaki günlere döndürmüştür. Oynadığı her maçı izleyen tüm dünya futbolseverlerini de. Olmayacak yerlerde imkansız çalımları, golleri atmıştır. Futbolun, elitist kesimlerince açıklanamayacak amatörlük ve çiğlikte... Futbolun punkıydı Maradona... Tarifsiz tekniği ile gittiği her takım Maradonaya göre şekillenmiştir. Onun oynadığı takımın adı yoktur. O ve diğerleridir. Milletlerüstü bir futbolcudur. Ki, Napoli taraftarları Arjantin'i boşuna tutmamışlardır Dünya kupasında. Çünkü, onu hiç bir zaman unutmayacaklardır. O ve diğerleridir, Arjantin değildir onlar için keza bizim için de .... Sonuç olarak; Maradona, tüm hayatı ile bu sistem içinde de alternatif bir hayat sürüp başarılı olunabileceğinin ispatı olmuştur. Hayatı, karakteri, golleri, dövmeleri hep sıradışıdır, özneldir. Ve gerek kendi yoksul halkının, gerekse tüm yoksul halkların bir umut ışığı olmuştur o varoluşu ile. Pele gibi sistemin kuklalarının arkadaşı olmamıştır. Fidel Castro'nun arkadaşı olmuştur. Dünya'nın tüm kalburüstü hastanelerinde tedavi olabilecekken, o Küba'da rehabilitasyonu tercih etmiştir. O nefes alan bir mittir futbol dünyası için. Fakat artık futbol küçükken izlediğimiz, çocuksu oyun değil büyük bir canavar. Ve Maradona gibilerine yer yok. Kimsenin takımın üstüne çıkmasına izin verilmiyor. Kahramanlık çağları geride kaldı. Sistem, sistem adamları istiyor. 4-4-2 yahut 3-5-2 ye uyacak adamları arıyor. Sistem uyuyacak adam arıyor, o ve diğerleri atlarına binip gittiler artık. Ve son olarak paylaşmak isteriz ki, gören gözler için Pele siyahi bir futbolcuydu belki ama Maradona zenciydi !!!....

30 Eyl 2008

Sizin Hiç Alpaslan'ınız Öldü mü?


Futbol nedir? Takımınıza maçı kazandıran şey nedir? İnce ince düşünülmüş, özenle uygulanmış bir taktik mi? O taktiği yaratan ‘beyin’ mi? Uygulayan futbolcular mı? Taktik maktik hak getirdiğinde sahneye çıkan yıldızlar mı? Yoksa lehinize aleyhinize, artık Allah o gün ne verdiyse, ince ince düdük çalan hakemler mi? Hepsinin özü şans mı yoksa? O topu direkten döndüren ya da filelerle buluşturan, son saniyede dünyanın en iyi kalecisine elinden kaçırtan, yaradana sığınıp vurduğunuzda 90’a takan? İyi bir zemin yeter mi kazanmaya, sadece inanarak kazanılıyor mu gerçekten yoksa? Taraftarı neresine koyuyorsunuz futbolun peki? Birbirine denk iki takım 4-4-2 oynadığında maçı kim kazanacak, söylesenize hadi? Ben, uzun seneler önce, futbolun taraftar olduğuna inandım... O maçı güzelleştiren, nefis bir stadyum, güzel bir zemin, iyi bir kadro, limonata gibi bir hava kadar, dolu tribünler oldu benim için... Hatta tribünler olduktan sonra, onlar olmasa bile oldu zaman zaman... Ben tribünde edinilen arkadaşlıkları, o haftadan haftaya, 90 dakika için bir araya gelmeleri, tribünde gülme krizine girmeleri, devre arasında maç geyiği yapmaları, kim var kim yok diye bakmaları, tekrarı olmayan pozisyonu kaçırdığında yanındakine ‘Kim attı, kim attı?’ diye sormaları sevdim...
En çok arkadaşlarımı sevdimAynı anlamsız tezahüratı, bir profesöre ve bir ilkokul mezununa, bir üst düzey yöneticiye ve kapıcısına omuz omuza yaptıran neydiyse artık, benim sevdiğim tam da oydu... Soğuk havalarda tribünde bir avuç olmanın hissettirdiği ayrıcalığı sevdim ben... Soğuktan donmaya ramak kala patlayan ve tek amacı bizi zıplatarak ısıtmak olan “Çıldır, çıldır, çıldırmayan...” tezahüratını sevdim... Hava ne kadar soğuk olursa olsun, tribünde hissedilen ‘Aslında o kadar da soğuk değil!’ duygusunu sevdim... Yağmurda ıslandığını fark etmeden ıslanmayı, güneşte yandığını anlamadan yanmayı sevdim...İlk defa çıktığı kız arkadaşını maça getirip, galibiyet sonrası tezahürat yapa yapa eve gittiği için kızı statta unutan salak tribün arkadaşımı sevdim... Her maçı falancanın sağında filancanın solunda, sezonlardır yıkanmayan kokuşuk (aka uğurlu) formasıyla seyretmezse o maçın kesin kaybedileceğine inanan naif erkekleri sevdim... “Bu erkekler neden sadece statta naif?” diye düşünmeyi sevdim... Gittiğimiz fasıllarda bazı şarkıların ‘orijinal’ versiyonunu hatırlamamayı, büyük bir ciddiyetle, kimseye fazla çaktırmamaya çalışarak tribün versiyonunu söylemeyi sevdim... Alelade bir şarkı radyoda çalarken içimden, sırf o şarkı bizim takım gol attığında statta çalan şarkı olduğu için kendimi ‘Gooool’ diye bağırırken yakalamayı sevdim... Maç öncesi tahmini 11’ler yapmayı sevdim... Maç sonrası ev yolunda maç kritiği yapmayı da... Hagi’yi sevdim ben... Hooijdonk’u sevdim... Nouma’yı da...Ama ben en çok tribünde edindiğim arkadaşları sevdim... En sağından başlayıp, ortasından geçip, en solunda karar kıldığımız tribünde yanında oturduğumuz Sarı’yı, Nevzat’ı, Bülent’i, Emin’i, Zafer’i, Burak’ı, Alpaslan’ı...Maça gidince orada olduğunu bildiğin bir şeydi Alpaslan... Nasıl Galatarasay’ın tam kafandaki olmasa da öyle ya da böyle bir 11’le sahaya çıkacağı kesinse, Alpaslan’ın da orada olacağı kesindi... Aşağıda durur, pankartları tek tek astırırdı... “Kanka, üst üste gelmesin” derdi... Tribünde kavga da gördüm, korkunç yenilgiler de, ama Alpaslan’ın gülmediğini hiç görmedim ben.... Basketbol maçında da oradaydı, deplasman maçında da... Bursa deyince Ebru telefonda, “O maç haftaya değil miydi?” diye düşündüm anlamsızca...Bizim arkadaşlarımız daha hiç ölmemişti Alpaslan... Annemlerin uzaktaaaan ahbaplarının başına gelen bir şeydi ölüm... “Kaç yaşındaydı?” diye sorunca “83” cevabıyla gizlice iç rahatlatan bir şeydi... Ama meğer ölüm varmış, korku varmış, bu dünyanın sonu varmış... Sayende onu da öğrendik Alpaslan...

14 Tem 2008

Ah Ulan Galatasaray


Biz öööle kendi hayatımızı efendi gibi yaşamaya çalışırken
ne biliyim...sağa sola salça olmadan...
Belki en büyük keyfimiz...
güneşin Allahına kadar vurduğu altın sarısı biramızı yudumlarken...
birbirimize aşk acılarımızı, ''Pardon! gözüme toz kaçtı!'' hissiyatı içinde fısıldarken...
Bacağımıza sürünüp duran bir kediyi okşarken,
''Ooluum bu kedi hayvanı var ya,
tekamül zincirinin en son halkası lan...
Buda'dan bile daha bilge lan bu hayvan!'' şeklinde naif muhabbetlerimizi yaparken...
Kanımızı dökerek kurduğumuz ayyaş cumhuriyetin
en aşşağılık başkentleri Aksaray meyhanelerinde
ileri karakolları olan parklarda...
gökte sadece sahici bi' dolunay...
elimizde güsel Marmara...
Şehirin götünde pireler uçuşurken
ve biz terkedilen bir sevgili nasıl üşürse...
işte ööle üşürken...
ve daha onyedi...
onyedi...
onyedi... iken aşk konuşulur di mi...
Hayır biz senin adını fısıldıyorduk Galatasaray
bunu hiç bilmeyeceksin!
Gecenin çükünde her Türk babası gibi ayyaş bi' babanın sızmasını bekledikten sonra
yine boynumuzda sarı-kırmızı kaşkollaryine aynı dolunayın altında buluşup
bağrında gecelemek için sana koşarken
içtiğimiz o güsel Marmara'nın bile adın kadar içimizi ısıtamadığını hiç bilmeyeceksin Galatasaray!
1980'ler...
Sokağa çıkma yasakları...
Daha onyedi... onyedi... onyedi... bile diilken
geceleri boynumuzda sarı kırmızı kaşkollar...
elimizde sarı kırmızı pankartlar...
bir militan gibi toplum polislerinden kaçarken...
ve bütün yaşıtlarımız...
geceleri... gayrimeşru bu şehrin
gayrimeşru duvarlarına "Kahrolsun Faşizm" yazarken
biz geceleri aynı duvarlara "En büyük Cimbom" yazdık
ve bütün yaşıtlarımız gündüzleri mütemadiyen Fenerli iken
biz aleme inat seni sevdik
Komik olan şuydu
tarihinin en zavallı dönemiymiş meğer
hiç şampiyon olamazdın o zamanlar
biz de zaten farkında diildik... hep güsel Marmara'ydık çünki
Daha onyedi, onyedi, onyedi bile diildik...
"Neden Gaassaray?" diyenlere..."Because, güsel Marmara'yla güsel gidiyor!" derdik...
ki bunu hiç bilmezsin...
Daha onyedi, onyedi,
onyedi bile diildim diyom... Alooooooo?Ulan Gaassaray!
Söyleyecek o kadar çok şeyim var ki sana!
Ulan!
Anlatacak o kadar çok hikâyem var ki Gaassaray!
Anam avradım olsun hiç bilemeyeceksin!
Bu kediler var ya... çok enteresan hayvanlar abi...

22 May 2008

Blog Felsefesi

En baştaki kırmızı montlu olan,

Bu blogun yazarı tarafsız değildir, aksine direkt taraf tutar. Her ne kadar "objektif" kelimesi tarafsızlıkla eş tutuluyorsa da aynı zamanda objektiflik kaygısı vardır. Yani taraflıdır, ama tarafsız bakabilmeye çalışır.Bu blogun yazarı istese tarafsız görünüp daha fazla sayıda insana da hitap edebilir, ama bu yolu seçmez. Veya yine aynı şekilde Avrupa futbolu hakkında da pek yazı yazmaz, zira sadece zevk için izlediği bu maçlara üzerinde kalem oynatacak kadar önem vermez.

Bu blogun yazarı, nasıl ki bir Fenerbahçe taraftarının tarafsız olma çabasındaki sitesine girdiğinde yüzü buruşuyor ve hemen oradan uzaklaşıyorsa, aynı şekilde bir Fenerbahçe taraftarına hitap etmenin gereksizliğinin farkındadır. Dolayısıyla bu blog Galatasaraylıdır. Yazarı Galatasaray aşığıdır. Anadolu kulüplerine saygısı vardır; biz "medya yakıştırmasıyla" büyükler olarak hakkımız yeniyor zannederken, bizim çekişmelerimizle en çok hakkı yenip de sesi çıkmayan, çıksa da duyulmayan bu takımlara sempatiyle bakar. Hükûmet destekli belediye takımlarını, Fenerbahçe'nin kardeş takımlarını ve büyük takım olmak için büyük takımlarla kavga etme yolunu seçenleri hariç tutar, nefret eder onlardan. Beşiktaş'a gıcığı yoktur, hatta Beşiktaş ve Beşiktaşlıyı sever. Fenerbahçe'den ve ona dair hiçbir şeyden pek hazzettiği söylenemez. Yorumları da bu doğrultuda olacağından, Fenerbahçe taraftarı kardeşlerine kibarca kapıyı gösterir. Bunun nedeni düşmanlık değil, bir Galatasaraylıyla bir Fenerbahçelinin futbol üzerine sohbet çabasının nafile olacağını bilmesidir.

Bu blogun yazarı aslında kendini, blogunu veyahut herhangi bir şeyi tanıtmayı da sevmez, amma ve lakin birtakım küfürlü mesajlardan sonra bu yola gitmek zorunda kalmıştır.

19 May 2008

19 Mayıs 2007, Direniş,


Bir milattır 19 Mayıs 2007. Bu seneki iki Kadıköy deplasmanında adam gibi ağırlanmamızın nedenidir. Aşağıda, Hıncal Uluç'un 19 Mayıs 2007'deki olaylı Fenerbahçe maçı sonrası yazdıkları var. Onun da altında benim o tarihte yazdıklarım. Gece gece o maç aklıma geldi de sinirlendim, bari tarihe bir not düşelim.

Büyük İhanet


Ali Sami Yen Stadı'nda son yılların en büyük olaylarından birisi yaşandı. Niye bu noktaya gelindi?
Kime, neye tepki olduğu beni hiç ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren bir şey var: Türk spor tarihinin en kötü gecesi yaşandı. Ben Hıncal Uluç, Galatasaraylı olduğumdan utandım. 19 Mayıs 2007 gecesinden bu yana 'Ben Galatasaraylıyım' diyemiyorum.
19 Mayıs; tarihe dikkat edin... Kurtuluş Savaşı'nın başladığı tarih. Atatürk'ün gençliğe armağan ettiği, Atatürk'ün spor günü ilan ettiği gün Türk gençliğinin yaptığı gösteriye bak. Böyle bir ihanet olabilir mi? Kendilerine ihanet, Galatasaray'a ihanet, Cumhuriyet'e ihanet, Atatürk'e ihanet... Bu sahneleri Sarkozy'yi alsa Avrupa televizyonlarında yayınlatsa ve "İşte görüntüler. Avrupa Birliği'ne bunları almıyorum ben. Haksız mıyım?" dese, ne diyecekler; biz ne diyeceğiz? Böyle bir şey olamaz... Ve her şeyiyle belli ki hazırlanmış bir olay. Bireysel, münferit bir olay değil. Maçta, elimde suyumu içerken, sahada bir şey olur, aniden sinirlenirim, fırlatırım. Münferit olay budur. Fırlatmamam lazım ama fırlatırım. İnsanlık bu. Maçta sahaya herhangi bir şey atılmasını gerektiren en ufak bir olay yok. Olay Fenerbahçeli futbolcunun çizgiye yanaşması. Ve bir tribün boşalıyor. Öbür çizgiye başka bir Fenerli futbolcu yanaşıyor, o tribün boşalıyor. Su şişeleri oraya taşınmış. İstanbul'da 'Emniyet Müdürü' diye bir şey varsa, Celalettin Cerrah biraz sorumluluk duyuyorsa soruşturma açar. Bu tertibi yapanları ortaya çıkarır ve teşhir eder.

TERTİP OLDUĞU AÇIK
Bir maça kaç şişe su gider? Adam başı 5 şişe su gitmez. 3 kişiye 1 su düşer. Böyledir satış rakamları... O kadar su nasıl geldi stada, kadar meşale nasıl geldi, o kadar bomba nasıl geldi? O meşaleler, o bombalar polisten geçemez. 2 bin 500 polis var o gün görevli orada... 2 bin 500... Demek ki bir gece evvelden stada sokuldu. Bir gece evvelden stada sokulan pankartlar var Özhan Canaydın aleyhine; Özhan Canaydın polisle işbirliği yapıyor, o pankartları temizlettiriyor. Onları buluyorlar da bombalar, meşaleler niye bulunmuyor? Bu nasıl bir iştir? Bir tertip olduğu açık... Tekrar söylüyorum: Bu tertibi Celalettin Cerrah ortaya çıkarmalı. Sorumlu, yükümlü... O bombalar, o meşaleler ve onca su o stada nasıl girdi? Bunların elebaşıları kim? Galatasaray ancak böyle üzerindeki lekeyi kaldırır. Bu elebaşıları ortaya çıkararak. Bu tertibi hazırlayanları belirleyerek... Nereden bakarsan bak; utanç. Binlerce Galatasaraylıdan utanıyorum, 2 bin 500 polisten utanmıyor muyum? Sahada 2 bin 500 polis varken, bu olaylar oluyorsa, polis ne işe yarar birisi bana anlatsın!.. O zaman gönderme kardeşim. Gönderme... Galatasaray-Fenerbahçe maçı bu... Bütün Türkiye, televizyonun başında. Polisi bütün Türkiye'ye bu kadar aciz, bu kadar beceriksiz, bu kadar yeteneksiz göstermeye hakkın var mı? İstanbul Valisi, "1 Mayıs'ta Taksim'e adam sokmayacaksınız" dedi diye orada karısıyla yemek yiyen vatandaşı tokatlayan, biber gazı sıkan polis nerede? Aynı polis değil mi bunlar? Aynı Cerrah'ın polisleri değil mi? Burada nasıl zavallı oluyorlar, süt dökmüş kedi gibi... Sahaya sıralar, koltuklar kırılıp atılırken, futbolcuların yaşamı tehlikeye girerken... Lugano gösterdi; 'Bu gırtlağını keser adamın' diye. Ya zavallı hakem... Onu oraya 'hakem' diye çıkarmaya utanmadılar mı? Maçın daha 5. dakikasında çal düdüğü, in aşağıya... Nasıl içeri girince süt dökmüş kediye döndü tribünler!.. Atabildiler mi bir daha!.. Tribündeki adam bakıyor ki polisin zavallı, hakemin zavallı istediğini yapıyor.

KÜME DÜŞÜRÜRÜM
Bu ülkede spor niye yapılıyor? Bir zavallı federasyon, bir zavallı polis, bir zavallı hakemler, bir zavallı taraftar... Niye oynanıyor o zaman? Profesyonel ceza kurulunun, Galatasaray'a tarihte görülmemiş bir ceza vermesi lazım... Öyle 3 maç, 5 maç değil... Ben federasyon olsam Galatasaray'ı küme düşürürüm. Benim kafamdaki ceza bu... İçimi rahatlatacak, Galatasaraylı olmaktan utanmamı önleyecek ceza bu... Juventus nasıl buldu cezasını, biz de buluruz. Böyle bir cezayı federasyon veremez. PFDK'nın, bütün yönetmelikleri tarayıp, en ağır cezayı vermeli. Türker Arslan'ın Tahkim Kurulu, o cezayı kuşa çevirmek için bekliyor. Galatasaray, Tahkim'e gidecek, PFDK 5 maç ceza verirse, Tahkim onu 3'e indirecek ve tarafsız sahaya alacak. Federasyon da tarafsız sahayı İzmir ilan edip, Galatasaray'ı ödüllendirecek. Ali Sami Yen'de 3 bin kişiye oynayacaklarına Halkapınar'da 70 bin kişiye oynayacaklar, ceplerine de paralarını koyacaklar.

Yazıdaki popülizme, tutarsızlığa, benzetmelerin yersizliğine ve ölçüsüz abartıya değinmeden geçiyorum, Atatürk'e ihanet diyor adam! Buyur Hıncal Bey, Atatürk'ün Bursa Söylevi; 19 Mayıs 2007'de yaşananlarla tamamen örtüşüyor. Olayları çarpıtıp yaşananlara gereğinden fazla pay biçmeye çalışmıyorum. Tabii ki bambaşka bir şey hakkında bu nutuk fakat mantık aynı mantık. Türk genci yerine Galatasaraylı; cumnhuriyet yerine Galatasaray, hatta Türk futbolu; polis, jandarma, ordu yerine federasyon dediğimizde cumartesi günüyle ilgili biraz olsun bir şeyler anlatıyor mu?

"Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük kıpırtı ve davranış duydu mu, 'Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır' demeyecektir. Hemen araya girecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, 'Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir' diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, 'Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek!' Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, İsmet Paşa'ya ve Meclis'e telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, 'Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek benim görevimdir!' İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!''

6 Şubat 1933 / Bursa Atatürk Köşkü

Galatasaray, Türk futbolunu kirletenlere gereken cevabı vermiştir. Göreceksiniz Hıncal Bey, cumartesi gecesi Türk futbolu için kara bir leke değil; tersine Türk futbolundaki kirlerin arınmasının, bir şeylerin olumlu yönde değişiminin başlangıcı olacaktır. Varsın bize 17 maç ceza versinler, umrumda değil. Ama cumartesi geceki tepkinin muhattapları, bundan sonra istediği gibi at koşturamayacağı mesajını almıştır. Ha bir muhattap daha var, dışımızdan biri hani, o mesaj algılama kapasitesine sahip değil ama o bizim iç mevzumuz, ayrı konu...


Ekşisözlük'te falan da aynı şey. Gazetelerde, her yerde... Nefret ettim Galatasaraylılıktan soğuduklarını söyleyenlerden. Yahu hadi anlıyorum abartılmış diyenleri; hak vermiyorum ama anlayabiliyorum en azından kıyısından köşesinden.

Fakat sen kimsin Galatasaray'dan utanıyorsun? Neymiş efendim, soğumuş. Sokağa baksınlar yahu, sanki her şey rayında gidiyor da maçta sahaya iki koltuk atınca rezillik oluyor. Tamamen popülizm, tamamen -artistlik değil- artizlik. İki kız düşer belki mantalitesi seziyorum ben bunda, başka türlüsüne inanmıyorum, inanamıyorum.

Ben tam tersine uzun zamandır ilk kez gurur duydum taraftarımla. Taraftar grubuyla çok farklı çizgide görürüm kendimi, dün her şeyi bıraktık bir kenara, birlik olduk. Her şeyi kenara bıraktık dün zaten; hiçbir kuvvet bana dün yaptıklarımı yaptıramaz zannederdim, şiddete ve annelerin karıştığı küfre sonuna kadar karşıyım derdim -halâ derim- fakat bunun iki istisnası varmış demek. Neyse, sözün kısası hiçbir zaman dünkü kadar yoğun duygu karmaşası yaşamamıştım;

Fenerbahçe'ye, yönetimine, medyasına, şakşakçılarına duyduğum nefret,
Canaydın ve yönetimine duyduğum sonsuz öfke,
Tek yürek, tek yumruk olabildiğimiz için hissettiğim gurur,
Yıllardır Kadıköy'de yaşatılanların hesabını en iyi şekilde sormaya çalışmanın verdiği hırs,
Müthiş kareografiyi görmenin yaşattığı büyüklük,
Sonunda bir şeylerin karşılığını verebildiğimiz, anlaşılsın yahut anlaşılmasın, mesajı gereken yere ulaştırdığımız için hissettiğim mutluluk,
''Ulan şu maçı şurdan çevirir miyiz?''in heyecanı,
Çevirememenin üzüntüsü,
Polisin haksız muamelesine karşı duyduğum kin...

Ağladım ulan ben dün maçta ilk defa! Aslanım Emre Aşık'ın maç sonundaki halini görünce ağladım! Tek eksik olan korkuydu dün. Ve tabii ki utanç! Utanacak hiçbir şeyimiz yok bizim. Haydi yok demeyelim; Necati'ye saldıranlardan, Fatih Gökşen'e şişe atanlardan, PSV maçında sahaya girenlerden, lig maçında sahaya çakı atanlardan, tribünü tekellerinde görenlerden utanıyorum ben; fakat dün utanılacak hiçbir şey yapmadı Galatasaray taraftarı. Utanması gereken işi bu raddeye getirenlerdir; biz efendice bekliyoruz yıllardır.

Benim asıl hayret ettiğim, asıl nefret ettiğim durum; bu utanç nağmelerini seslendirenlerin, başarıları çenelerini kapamak bilmezcesine sahiplenip, güzel zamanlarda gururlu bir şekilde kendilerini 'hasta Galatasaraylı' olarak görürken; Galatasaraylı'nın zor zamanlarında sıcacık koltuklarından, hiçbir halt bilmeden, 'utanmaksızın' sallamaları.

Asıl utanmaları gereken bu ikiyüzlülükleriyken, neymiş efendim, Galatasaraylı olmaktan utanıyorlarmış. Şimdi utanıyorsan, yarın bu takım şampiyon olduğunda da artistlik yapmayacaksın. Şimdi Galatasaraylılık'tan utanıyorsan, yarın da işine gelince 'Ben Galatasaraylı'yım.' demeyeceksin, çeneni kapayıp oturacaksın.

'Kavga'yı sahiplenemiyorsan, başarıyı da sahiplenemezsin, izin vermem, vermeyiz.


Ben de dün Galatasaraylılıktan utananlarla aynı takımın taraftarı olmaktan utanıyorum. Oportunizm, popülizm; başka bir şey değil.
O kadar.



23 Şub 2008

ultrAslan Kime Denir



seyirci değil ,t a r a f t a r, bayramda değil.....k a r a g ü n d e, moda için değil.......f o r m a için, kupa için değil.......a r m a için , hava için değil.......s e v d a için, 90 dakika değil......ö m ü r b o y u , yalanla değil..........k a n i y l a ,ayrı ayrı değil........o m u z o m u z a , şerefsizce değil......o n u r l a , utanarak değil........g u r u r l a, eğilerek değil..........d i m d i k , sefada değil............c e f a d a, koltukta değil...........b e t o n d a , minderde değil..........ç a m u r d a , skorda değil.........v e f a d a, bazen değil..............h e r m a ç t a , yuhlayan değil.......... a l k i ş l a y a n , oturan değil............. z ı p l a y a n , köstekle değil............d e s t e k l e , puroyla değil.............a t k i y l a, çekirdekle değil.........b a y r a k l a , muhabbetle değil........t e z a h ü r a t l a , kendine değil.............c i m b o m ’ a söverek değil............ s e v e r e k , ihanetle değil............ s a d a k a t l e , zaferde değil.............h e z i m e t t e , şampiyonken değil.....h a s r e t k e n , görüntüde değil......... ö l ü m ü n e , G a l a t a s a r a y 'a bağlı yaşayanlara;u l t r A s l a n... denir

13 Şub 2008

Ben Futbol



Ben gazete kağıdı.. Bazı gazetelerde futbolla ilgili üzerime yazılanlara bakıyorum. Yüzüm kızarıyor. Yalanlar, hakaretler, abartılar peşpeşe.. İşin tekniğini, taktiğini önemseyen yok. Beni okuyanların bunlara inandığını görünce daha da kötü oluyorum. Beni hazırlayanların “Okuyucu böyle istiyor” dediklerinde ise deliriyorum. Bazen ilkokul çocuklarının defterleri olan akrabalarıma imreniyorum, benim oluşum için kesilen ağaçlara acıyorum.. Artık kendimi eskisinden yorgun hissediyorum.. Yine de futbolu seviyorum..Ben futbolcu.. Küçük bir çocukken, hayal ettiğim takımın formasına, hatta kaptanlığına yükseldim.. Paraya değil, insanlığa ve dostluğa önem veren bir insanım. Terimin son damlasına kadar mücadele ederim. Benim için gol atmak, popüler olmak, konuşulmak, çok para kazanmak önemli değil. Kazandığımız zaman çocuklar gibi seviniyorum, kaybettiğimiz zaman ise oturup ağlıyorum. Ama benim hakkımda olmadık şeyler söyleyip, yazıyorlar. Takım arkadaşlarımla, antrenörümle iyi geçinemediğimi lanse etmeye çalışıyorlar. Hem Milli Takım’da hem de kendi takımımda aralıksız oynadığımı, burnum kırıkken bile sahaya çıktığımı, en kötüsü benim de insan olduğumu unutuyorlar. Bunlar beni futboldan soğutuyorlar. Ama yine de futbol oynamayı seviyorum.. O benim yaşam biçimim..Ben yabancı futbolcu.. Ülkenizde çok para kazanıyorum. Ama liginizin çok kaliteli olduğunu söyleyemem. Çok çabuk havaya giriyorsunuz. İyi oynayıp, oynamadığıma değil, tribünlere yaptığım şovlara göre beni kahraman yapıyorsunuz. On maçta bir gol atıp aylarca kahraman gibi dolaşıyorum. Dilinizi anlamadığım için çok mutluyum. Çünkü Türk meslektaşlarım televizyon programları ve gazeteler yüzünden bunalıma giriyorlar, sahaya çıkınca da elleri ayakları tutuluyor. Futbolu çok seviyorum, ama ülkenizi daha çok..Ben yerli teknik adam.. Ne yapsam eleştiriliyorum. Yenilgilerde hep ben suçluyum. Hangi futbolcuyu oynatırsam, oynatayım kendimi beğendiremiyorum. 4 aydır maaş almadan görev yaptığımı, maçlardan önce gözüme uyku girmediğini, kazandığımız zaman bile sevinemediğimi bilmeden benim görevi bırakmamı istiyorlar. Sonra da kalkıp, “Özümüze dönelim, yöremizin futbolcusu ve teknik kadrosu ile çalışalım” diyorlar. Benim takımıma gol atmaya çalışanlar artık futbolcular değil, eli kalem tutan eleştiri makinaları..Ben Anadolu Takımı.. Bazıları beni küçük görüyor, onlara gereken dersi sahada veriyorum. Bazıları ise benim sayemde ün ve şöhret peşinde koşuyor. Benim taraftarımı kışkırtıyor. Hiç merak etmeyin onlara gereken dersi vermek için de hazırlanıyorum. İstanbul’da oynadığım maçlara dostluk pankartlarıyla çıkacağım artık. Çünkü ben Anadolu’yum, mertim, sevecenim ve akıllıyım. Kimsenin oyununa gelmem.. Ben hem futbolu seviyorum hem de ülkemin bütünlüğünü..Ben futbol hakemi.. Bir meslek olarak kabul edilmeyen bir işle uğraşıyorum. 90 dakika deli danalar gibi koşuyorum. Tribünlerin ismime affettikleri tezahüratlarla kulaklarım çınlıyor. Yöneticilerin verdikleri beyanatlarla sokağa çıkamıyorum. Bir anda oluveren, televizyonda saatlerce tartışılan bir pozisyon için anında karar vermek zorundayım. Neden bu işi yaptığımı bilmiyorum. Galiba futbolu seviyorum..Ben yönetici.. Takımı yönetmeye çalışıyorum. Ara sıra teknik kadro ve futbolcularla görüşüyorum. Sadece onlara moral vermeye çalışıyorum. Kamplara ve antrenmanlara gitmek gibi alışkanlıklarım yok. Benim işim kulüp binasında. Kulübümüzün futbolda olduğu gibi diğer branşlarda da başarılı olmasını bekliyorum. Çoğu arkadaşım bu işi vergi kaçırmak ya da popüler olmak için yapıyor. Futbolcu transferlerinde, şike dedikodularında isimlerin çıkması onların hoşuna gidiyor. Sırf bu yüzden işimden nefret ediyorum. Ama futbolu çok seviyorum..Ben taraftar.. Futbol benim her şeyim. Ailemle aram bozuk. Çünkü okulda derslerim iyi değil. Zaten diploma alsam da torpilli tanıdıklarım yok. İş bulamayacağım. Kız arkadaşımla aram iyi değil, çünkü tüm paramı maç biletlerine yatırıyorum, ona zaman ve para ayıramıyorum. Sinema, tiyatro, kitap, bilgisayar gibi kötü alışkanlıklarım yok. Gazete sayfalarında bizim takımın futbolcularının hayat hikayeleri, takımın attığı goller bana yetiyor. Zaten yenilsek de yensek de sevinecek bir şey buluyoruz. Bazen bizim oyunculara çok kızıyorum. Yazar ağabeylerimizin de kışkırtmasıyla kulübün camlarını kırıyor, birkaç futbolcuyu tartaklıyorum. Bunlar doğru mu yanlış mı hiç düşünmüyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bile bilmiyorum. Sadece yaşamımdaki eksiklikleri maçlarda giderdiğimi düşünüyorum. Bizi yetiştirenlere biraz kırgınım. Futbolun bir spor olduğunu söylemeyi unuttukları için..Ben futbol.. Aslında beni bulanların amacı boş zamanlarını geçirmek, eğlenmek ve insanlar arasındaki iletişimi kuvvetlendirmekti. Ancak zamanla ipin ucu kaçtı. Tam bir para makinası olup çıktım. Herkes benim üzerimden para, rant, şöhret kazanma çabasında. Özellikle de üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin insanları benim bir spor dalı değil, kendi kişisel duygu ve komplekslerini tatmin aracı olduğumu zannediyorlar. Benimle yatıp benimle kalkıyorlar. Benim için kavga ediyorlar, küfürleşiyorlar, savaşıyorlar. Bu insanlara önerim, bir sözlük almaları. Çünkü ben sporun bir dalıyım… Sevgi, dostluk ve barış için varım…Ama artık yoruldum…Yavaş yavaş tükeniyorum…


Arkadaşım Altan Tanrıkulu'na sevgilerimle,

Kale Arkası'na teşekkür


Altan TANRIKULUSERBEST VURUŞ10 KASIM 2004 / ÇarşambaPAS&FOTOMAÇ

12 Şub 2008

Ultras; Endüstriyel Futbolun Düşmanları
















Artık tüm taraftarların UEFA, FİFA, TV kuruluşları ve ulusal lig federasyonları arasında neler olduğunu anlaması gerekmektedir. Futbolu yönetenlerin amacı, her ülkenin en büyük kulüplerinden meydana gelen bir Avrupa ligi oluşturmaktır. Böyle bir yapılanma, TV yayın hakları ve tamamen dolu statlar sayesinde bu gruba çok büyük bir para girdisi sağlayacaktır. Küçük takımlarsa, statları küçük olduğu ve TV'ye seyirce çekecek potansiyelleri olmadığı için bu ligin dışında bırakılacaktır. Sürekli artmakta olan TV izleyicisi ile stadyumlardaki azalan seyirci arasındaki rekabet gün geçtikçe azalarak stadyumdaki taraftarı kulvar dışında bırakacaktır! Birkaç yıl sonra oyun sahası bile sponsorlarla işgal edilecek ve reklamların görünmesine engel olunur diye tribünlere pankart asmak yasaklanacak (Ajax-Arena Stadı?nda olduğu gibi). Taraftarların yanlarında büyük bayrak, pankart ve meşale gibi şeyleri getirmesi engellemek için tribünlerde binlerce görevli olacak. Ve bu yaptırımlar en küçük taraftar olayını abartarak manşetten veren büyük medya kuruluşlarının desteğiyle olacak. Ayrıca yine birkaç yıl sonra takım formalarımız (sahip olduğumuz son şey) tıpkı Formula 1 arabaları gibi sponsorların reklamlarıyla dolu olacak. Senaryo hazır ve uygulama başladı: Ilımlı, uslu taraftar! Artık Ultras?a yer yok. Tüm taraftarların oturarak maç seyretmesi gerektiğini söyleyen bir UEFA bildirisi var. Sinema ve tiyatro seyreder gibi maç seyreden, tezahürat yapmayan taraftar istiyorlar. Takımlarımızın bizler için bir din, bir inanç olduğunu anlayamıyorlar. Takım logolarını kollarımıza dövmeletip formalarını giyerek biz şehirlerimizi temsil ediyoruz. Bu yapay fabrika futboluna karşı, sadece bir kereliğine de olsa, tüm curva'lar (kale arkaları) birleşmelidir! Manifesto Gerçek taraftar bu kuralları benimsemelidir: 1) Oyuncu alışverişi sadece sezon öncesi olmalı, lig devam ederken değil. 2) Gol sevinci yaşam özgürlüğüdür: Gol sevincine müdahale edilmemelidir. 3) Tüm maçlar aynı gün, aynı saatte oynanmalı. 4) Yabancı sınırlaması getirilmeli, altyapıdan gelen gençlerin önü kesilmemeli. 5) Kendi kulubüyle sözleşme imzaladıktan sonra daha fazla para teklif edilince başka bir kulübe gitmek isteyen futbolcuya bir yıl futboldan men cezası verilmeli. 6) Bir kulüp başkanının, başkan veya yönetici olarak başka bir kulüpte aktif görevler alması engellenmeli. 7) Eski Şampiyon kulüpler kupası formatına dönülmeli: Ülkesinde hiç şampiyon olmamış bir takım Şampiyonlar Ligi ne katılıp kazanabiliyor. 8)Forma numaraları 1 den 11 e kadar olmalı. 9) Kulüplerin deplasman taraftarları için ayrılan biletleri turizm acentelerine vermeleri yasaklanmalı. 10) Futbol kulüpleri her sene aynı formayla mücadele etmeli. 11) Forma arkalarına isim yazılmamalı. Ultras; 1) Kulüpten her türlü yardım ve iletişimi reddetmeli. 2) Polisten yardım almamalı. Polis düzeni sağlamalı, yardım etmemeli. 3) Tribünlerde değişik gruplar olmasını desteklemeli. 4)Deplasmana kendi imkanlarıyla gitmeli. 5) Diğer takımların Ultras?larıyla birlikte TV kuruluşlarına karşı mücadele etmeli. 6) Yapılan tüm sınırlamalara karşı gelmeli. Eğer deplasmana gitmesi yasaklanıyorsa, oraya gidip rakip takım tarafında bilet alıp oturulmalı.

7 Şub 2008

Milan Taraftarı Fossa Dei Leoni













Fossa Dei Leoni (Milan - FDL)
1968 yılında kuruldu. Adını AC Milan 'ın Milanello'dan önce kullandığı antrenman tesislerinden aldı. 37 yıl boyunca San Siro Curva Sud 'de yer aldılar. 5000 faal üyeye sahip grup 15 kişilik lider kadrosu tarafında yönetiliyordu. 29 ekim 2005 AC Milan-Juventus maçının santra vuruşu öncesinde tribünde iki pankart açtılar. Pankartlar Juventus'un Milano'daki taraftar grubu Viking Milano'ya aitti. Karşı kale arkasındaki Juventuslular çılgına döndü. 30 ekim 2005'de Viking Milano grubu, Fossa Dei Leoni'ye çağrı yaptı ve bir hafta gittikleri Lecce deplasmanına Milano'dan hareket ederken bu iki pankartı unuttuklarını ve FDL'nin bunları bir şekilde bulduğunu ve iade etmesini istedi. 3 gün içinde pankartlar geri gelmeyince, Viking Milano bombayı patlattı..Kimilerine göre gasp kimilerine göre FDL'yi içeriden satanlar tarafından efsane Fossa Dei Leoni pankartı, Viking Milano grubunun eline geçti. Ellerinde pankartın fotosunu internette yayınladılar ve Fossa Dei Leoni'den "gereğini yapmalarını" istediler..
İtalya'da Ultras'ların raconlarında pankartını kaptıran grup kendini fesh ederdi. Her perşembe akşamı Milano'da toplandıkları mekan, AC Milan'ın diğer taraftar gruplarından Brigate Rossonere 'nin kafa takımının baskınına uğradı. 15 kişilik lider kadrosu Fossa Dei Leoni'yi fesh etme kararı aldılar..25 Mayis 2005 Milan-Liverpool CL finalinde Brigate ve Commandos Tigres grubuyla İstanbul'da papaz olmuşlar, şovu kendilerine mal etmişlerdi. Klübün diğer taraftar grupları yüksek bilet fiyatlarını protesto ederken, Fossa Dei Leoni "gidilmeyecek kararı" verilen deplasmana gitmiş, üstelik stada da girmişlerdi..Geçen sezon Inter-AC Milan Şampiyonlar Lİgi maçında Dida'yı yakan meşale sonrasında kesin olarak getirilen yasağa San Siro Curva Sud'de uymayan tek grup yine Fossa Dei Leoni idi.
AC Milan başkanı Adriano Galliani ile papaz olmuşlar ve İtalya'nın Euro 2012 adaylığını protesto eden pankartlar açmışlardı. Çok olmuşlardı.. Kapanma kararı sonrasında Milano derbisine 40 gün vardı. Ezeli rakipleri Inter'in bir taraftarı: “25 yıldır sizden nefret ediyorum. fakat şimdiden özledim sizi. San Siro’da tezahüratlarınızı duymadığım bir derbi nasıl olur bilemiyorum? Bildiğim derbiler artık eskisi gibi olmayacak" ile her şeyi özetledi..11 Aralık 2005 Inter Milan-AC Milan maçında 37 yıl sonra Fossa Dei Leoni yoktu. Brigate Rossonere ve Commandos Tigres, San Siro Curva Sud 'de kontrolü ele geçirdi. Fossa Dei Leoni'ye "unica bandiera e quella rossonera" (tek sancak Milan'dır) pankartı ile gider yapmayı da ihmal etmediler.. Fossa Dei Leoni'den geriye bir "çığlık" ; bir de öksüz Gattuso kaldı..
ALINTIDIR... (carlos, 23.12.2005)

21 Oca 2008

Statta Kadın Var

Kadınların, egemenliğimizi sürdürebildiğimiz tek yere, son kalemize yani statlara tebelleş olmaları hep o küfüre son vereceğiz saçmalığıyla başladı. O kampanyayı başlatanlar da, bunları futbol maçlarında bile başımıza saranlar da Allah'larından bulsunlar…
Nereden baksan manasız , neresinden tutsan elinde kalan bir mantık. Üç-beş tane kadını, kızı gördük diye kavgamızdan, küfrümüzden vazgeçecek kadar zayıf karakterli insanlar mıyız biz? İradesiz miyiz yani?…
Bu tribünleri dolduran abiler evde annelerinin, karılarının, kız kardeşlerinin yanında küfür etmiyorlar mı? Sokaklarda arkadaşlarıyla dolaşırlarken bir yandan etrafa balgam saçıp bir yandan da içinde noktalama işareti kullanmak yerine "a..na koydukları" derin cümleler kurmuyorlar mı? Sanki bütün erkek milleti her yerde;
"Aman etrafta aile var mı acaba?" …
diye tedirgin dolaşıyor da statta dikkat edecek. Hey Allah'ım yaa!...
Tamam, erkekler bazen kadınların yanında doğru dürüst davranırlar. Ve sanki doğuştan İngiliz centilmeniymiş de bir kaza eseri Türkiye'de yaşamak zorunda kalmış havalarına girerler. Ama yanında bulununca insanı kibarlaştıran o kadın ya patronları, herhangi bir hiyerarşide üstleri, ev sahibeleri filan olacak ya da çok güzel…
Yani baktığın zaman aklına bin türlü muzırlık getirecek ve erkeğe;
"Ben var ya; bununla baş başa iki saat geçirebilmek için adam bile olurum anasını satayım!" ..
dedirtecek bir kadın...
Haydi diyelim ki, şansın yaver gitti ve öyle bir güzele tribünde rastladın. O kadar insanın arasında istediğin kadar nazik ol. Küfür etme… Elini, kolunu hatta bacağını kullanarak rakip tribünlere onları ne kadar arzuladığını anlatan duygusal hareketler yapma… Sahaya bir küçücük bozuk para bile atma… Kadını da etkile.. Ne olacak? Ne yapabilirsin yani?
Hiç…
O yüzden tribünde ince davranmanın esprisi de, gereği de yoktur erkek için. Menfaatin bulunmuyorsa, ne diye kibarlık yapacaksın ki? Lüzumsuz bir şey…
İnsanlar; erkekler yani, haftalarca bekledikleri bir maçta hele ki bu derbi filan gibi önemli bir maçsa yanlarında değil herhangi bir kadın, Rahibe Teresa, Meryem Ana, Rabia Hatun olsa sallamazlar. Olması gerekeni, aklın, mantığın emrettiğini yapar, yani içlerinden geldiği gibi davranırlar. Küfür ederler kısacası küfür…
Hem, "Gelin Çiçek Derelim,Rakiplere Verelim" şarkıları söyleyip cici çocuk olacağız da ne olacak? En iyi olasılıkla, insanımızın yaratıcılığını engelleyeceğiz, onun coşkun yeteneklerinin önüne bir bent çekeceğiz. Olacak olan bu…
Evet, şimdi alt tarafı küfürlü şarkılar söyledikleri için "Tu kaka" denilen tribünler, edebiyatımızın keşfedilmemiş, gizli kalmış yetenekleriyle doludur. Aysel Gürel'in, Ülkü Aker'in söz yazabilmek için günlerce kıvranacağı besteleri al, kahvede pişpirik oynayan, okeye dördüncü arayan kafası güzel üç tane ağır taraftar abinin önüne koy;
"Babalar, bu tezahüratın yarınki maça yetişmesi lazım! Size güveniyoruz." ...
de ve ondan sonra otur seyret.
Hece veznine uygun, kafiyesi yerli yerinde, içinde aşk da, şiddet ve cinsellik de yer alan güfteyi -aynı hayat gibi işte - iki saat içinde hazır etmezlerse bir daha maça gitmek nasip olmasın. Karacaoğlan gibi adamlar bunlar. Kalender, çelebi, aşık ve de şair. O rahmetli de bu devirde yaşasaydı, büyük ihtimal üç büyüklerden birinin Kapalısı'nda yerini alırdı bence. Tribünün kenarda köşede kalmış bu halk şairleri bugüne kadar bilumum müzik ödüllerinin "En İyi Söz Yazarı" kategorisinde bütün ödüllere ambargo koymamışlarsa tamamen efendiliklerinden, alçak gönüllülüklerindendir. Tabii bir de sahipsiz olmalarından…
Tamam, hadi onlar kabiliyetli. Koskoca bir kitlenin içinde, alt alta üç-beş dizeyi yazabilecek yetenekte bir iki insan elbette çıkar. Doğru…
Peki; bu kahve köşelerinde hazırlanmış şarkıların ömürleri boyunca 3-5 saat müzik eğitimi ancak almış, hatta onu bile görmemiş on binlerce kişi tarafından herhangi bir müzik aletinin eşliği dahi olmaksızın hep bir ağızdan ve dosdoğru bir sesle söylenmesi meselesini ne yapacağız?
Yok yok…Biz milletçe yetenekliyiz bu sanat manat konularına. Tribünde, şurada burada işimize yarayacağını bilsek, el ele tutuşup bale bile yaparız istesek. Ama uğraşmıyoruz…
Evet, tribünde kadın, küfürsüz toplum fetişizminden önce de vardı ama onlar bizim gözümüzde kadın değildi ki. Biz de onların gözünde erkek değildik zaten. "Omuz omuza" diye birlikte yırtınan, "Pınarbaşı"nı birlikte çeken, takım'ın çıkış tünelinde görünme saati geldiğinde meşale ve sis bombalarından korunmak için atkılarla yüzünü peşmergeler gibi saran aynı cins canlılardık. Belki aramızdaki tek fark, onların atkılarına bizden biraz daha fazla parfüm sıkıyor olmalarıydı…
Ama şimdi, sırf moda diye, televizyon onları gösteriyor diye, kocası haftada bir kez de olsa huzurlu birkaç saat geçirmesin diye, "Ama Ayşe Hanım da gidiyor" diye, saçları bir kavanoz jöleli, pür makyajlı, türbanlı, dekolteli, kameramanın dikkatini çekmek için kuaförden çıkıp gelmişi, futboldan anlayanı, anlamayanı, aptal aptal sırıtanı, somurtanı...Yüzlerce kadın istila etti mabetlerimizi. Ya arkadaş, biz sizinle birlikte ağdacıya geleceğiz diye tutturuyor muyuz? Orası da bizim mahremimiz işte…

"Kız Sema maça gidelim mi? Hem bayanlara bedavaymış?"
Bedavaysa gidin tabii. Gerçi halk kütüphaneleri de ücretsiz, ama oralara uğramak hiç aklınıza gelmiyor. Orada televizyon kamerası yok ama değil mi? Aklınıza ayrıca;
"Ulan biz eksik insan mıyız? Biz de bireyiz. Neden bizden para almıyorsunuz?" …
diye sormak da gelmesin. Gidin gidin…
"Yaa anne yaa İlhan Mansız çok yakışıklı ama! Ne olur gitsem?" …
"İyi iyi tamam git. Ama Firdevs ablangile söyle de beraber gidin. Hem onun oğlan statta çalışıyor.Başınızda erkek olur. Ben de dolma sarayım size. Yersiniz açık havada." …
Sar annesi sar. Onlara dolma, bize de kalınından birkaç sigaralık sar… Bu kepazelik normal kafayla çekilmez çünkü. Ha, kız evden çıkmadan;
"Bana bak! Elletmeden gelin haa" ...
nasihatini vermeyi de unutma. Ne olur ne olmaz…
Bunlar tribünde de başka bir alemdir. Bir kere müzik kulakları yoktur. Tezahüratın ne melodisine ne de sözlerine uyamazlar. Zaten kadınların normal zamanlarda da şarkı sözlerini ya hiç anlamama ya da yanlış anlama gibi bir problemleri vardır. Bu durum statta iyice su yüzüne çıkar. Sonra, illa ki el çırpar, alkış tutarlar. Sanki bir şarkıyı alkış eşliğinde söylemezlerse günaha girecekler…
Tribün adamları, amigolar çaresiz çabalar içinde;
"Arkadaşlar, hanımlar, sözlü kısımlarda alkışlamayın sadece söyleyin. Ses boğuluyor, hiçbir şey anlaşılmıyor." ...
diye yırtınırlar. Ama nafile, hanımlar tınmazlar bile. Onlar, kendileri eğleniyorlar ya yeter...
Büyük bir kısmı sahada olup biten dışında her şeyle ilgilenirler. Sırıtarak stadı seyredenler mi ararsın. Yanındaki erkeğe inadından maça gelen, ama daha kapıdan girdiği anda pişman olduğu için surat asan mı istersin. Hepsi bir arada bulunurlar. Bir de soru sormayı kendine asli vazife edinenler vardır;
"Kemal, bu maçı hangi kanal veriyor?" ...
Kemal belli belirsiz bir fısıltıyla ve hoşnutsuzluğunu belli ederek cevap verir. Çünkü, soruyu yanıtlarken biraz istekli davransa, bu soru-yanıt faslının ardının arkasının gelmeyeceğini gayet iyi bilir. Ama ne kızın öğrenme azmi, ne de Kemal'in çilesi bitmez;
"Ay keşke bir kartona maç Zart TV de izlenir diye yazsaydık. O zaman kamera bizi de çekerdi dii mii Kemal?" …
Kadın kadına gelenler de olur elbette. Bu gruplar genellikle annelerinin evde yapacağı haftalık Pazar temizliğinden kaçan genç kızlardan, kocaları şehir dışında bulunan ev kadınlarından ve sayıları çok az da olsa futbolu gerçekten seven hanımlardan oluşur. Muhabbetleri de daha değişiktir;
"Hii! yabancı takımın 4 numarasına bak, nasıl yakışıklı. Yoksa bu bizim takım mıydı? Çok tatlı bee!" …
"Aaa, Ümit'in saçları kısaymış! Televizyonda daha uzun duruyordu. Sence briyantin mi sürmüş yoksa jöle mi?" …
"Hasan'ın kafası da pek söbüymüş kız! I-ıh uzatsın bu çocuk saçlarını… Yakışmamış böyle dazlak."..
Hayatın her alanında olduğu gibi statlarda da susacakları yeri bilmezler kadınlar. Bazen bir futbol karşılaşmasını izlerken insanların siniri bozulur. Maçın ortaları gelmiş ama henüz gol olmamışsa mesela. Durum kritik, herkes gergindir böyle bir anda. Tam millet homurdanmaya, protestolara filan başlayacakken; rakip kaleye yakın, tehlikeli bir yerde faul olur. Hakem düdüğü çalar. İnsanlar ayaklanır ve zerre kadar merak duymadığı bir gösteriyi izlemekten bunalmış olan kızımız sorar;
"Kemal, ne oldu?" ...
Kemal' in aklı ve gözleri sahadadır;
"Çift vuruş oldu güzelim!" ...
"Kemal, sen de yap!" …
"Ne yapayım canım?" …
"Çift vuruş yap!" ...
"…………..?" ….
"Eve gidince çift vuruş yap Kemaaaal! Tamam mı! Hi hi hi" …
Tam önlerinde oturduğun için ister istemez kulak misafiri olursun bu yarı erotik saçmalığa. Canı gönülden bir "Fesuphanallah!" çekersin. Aklından da;
"Ulan dönüp şunun ağzının ortasına bir sağ bir sol çaksam, çift vuruşu öğrenmiş olur mu acaba?" …
diye geçirirsin. Sonra işi Kemal'e havale ederek;
"O bildiği gibi yapsın"…
diyerek maça konsantre olursun…
Ama bitmez. Ne Kemal'in, ne senin çekeceklerinin sonu gelmez. Bu aslında, Ademoğlu kavminin sonsuz çilesidir. Kemal, dünyanın her köşesinde benzeri zırvalarla uğraşan hemcinslerinin bir örneğidir sadece.
Oyunda son dakikalar yaklaşır. Takım, atak üstüne atak tazelemektedir. Herkes ayakta, heyecan son haddinde. Ve tabii ki kızımız devrede;
"Kemal, söyle otursunlar. Göremiyorum!" …
"Bebeğim sen de kalk! Bu kadar insanı nasıl oturtayım şimdi?" …
"Sen beni sevmiyorsun!" ...
Buyrun… Kemal'e mi yanarsın, maça mı ? Giden puanları mı hesaplarsın, yoksa talihsiz Kemal'in karanlık geleceğini mi düşünürsün? Dönüp arkanı uyarsan;
"Kemal'im, seni tanımıyorum ama söylemeden yapamayacağım. Yol yakınken şu yanındaki salaktan kurtul. Sana kız mı yok? Başkasını bulursun. Hatta hiç bulmazsan daha da iyi olur!"..
desen, bir şey değişir mi acaba?
Hayır, hiç sanmıyorum.
Başka erkekler tarafından uyarılmamış ve de diğer erkeklere ikazda bulunmamış bir delikanlı

var mıdır dünya üzerinde?

Yoktur…

Peki, bu uyarıları ciddiye alıp, hayatını karartmayan bir delikanlı?
O da yoktur…Ama en azından, ben maça yalnız gitme özgürlüğümü kaptırmayacağım. Götürmüyorum işte…

ultrAslan.com'dan alınmıştır.