23 Nis 2012
Eski Tüfek Der ki; Büyük Galatasaray'ın Büyük Taraftar Ahlakı
12 Şub 2011
Eski Tüfek Der ki;ULEMALARA ATFEN (CACATUM NON EST PICTUM- SIÇMAK RESİM YAPMAK DEĞİLDİR)
- İyi futbolcu üstelik dünyanın en iyi oyun kurucularından biri akılla değil de neyiyle futbolcu olacaktı? Aklı daha doğrusu futbol aklı üst düzey mi?
- İyi futbolcu, kötü futbolcu ayrımını yapamayacak kadar futbolun dışında mı?
- Dünyanın en büyük takımlarında en büyük taktisyenlerle üstelik verileni ve isteneni en iyi alarak, en iyi yaparak gelmemiş mi bu güne? İdrak problemi mi var?
- İyi hoca Hagi olmayacak da, Ziya Doğan mı olacak? Schuster olmayacak da Ertuğrul Sağlam mı olacak?
- İyi hoca nasıl olunur?
- İyi futbolcu nasıl olunur?
- Hiç iyi hocalık konusunda transa geçip on dakika düşündün mü?
- Aklı olan, birikimi olan, idraki olan, bilgisi olan, adam gibi adam olan Hagi iyi hoca olmayabilir. Ama sen gazozuna şampiyonluk dışında, şapkadan tavşan çıkararak yürüyüp gittiğin yolda neredesin?
- Almanya’da üçüncü sınıf takımdan götüne teneke takıp gönderdiler, İran’da bir halt yiyemedin, Hıncal dışında bir tane hayran kazanamadın, Fenerli dalga geçti, milli takımda rezil oldun, bir tane futbolcu yaratmadın torbandan bir tek Bülent Korkmaz çıktı, çıktığında sen bile fark etmedin…
- Biz senin futbolculuğunu ve o dönemki futbolunu da biliyoruz.
- Titrek sakatlanmasa Neuchetel maçını bile alamayacaktın. Kimi kandırıyorsun?
- İYİ HOCA SEN MİSİN?
18 Oca 2011
Eski Tüfek Derki; Much Ado About Nothing "Hiç Uğruna Çok Gürültü!"
22 Eki 2010
Eski Tüfek Derki; Spartaküs ve Commandante
Çetin,
17 May 2010
Eski Tüfek Derki; Hıyar Akçesiyle Alınan Eşeğin Ölümü Sudan Olur
Dünkü neşeli halleri değerlendirmeden önce, ne demiştik zamanında? Bir bakalım...
''Gariptirler, acaiptirler, bir buçuk atakla, 0,5 golle gelen başarılara taparlar. Kafaları çalışmaz sürüdür bunlar. Cannes Fransa'da 4 çakar, bir yöneticileri 5 atarız der, Papazın Çayırını hınca hınç doldurur 5 tane daha yerler.
Bir de efsane söylemleri vardır. Her şeyin olduğu gibi bunun da anlamını bilmezler. Bilmeleri de gerekmez çünkü penguen tarzı bir sürü psikolojileri vardır. Efsane bir anlamıyla gerçek olmayan gelenekten ve dillerden taşınarak gelen söylencedir. Bir diğer anlamı ile de, yakın ya da uzak geçmişte yaşamış kişi ya da yaşanmış olayın büyüklüğünü ifade eden bir şeydir. Bunların ki olsa olsa birincisi olabilir diyeceğim ama bunun olabilmesi için benim de bu toplumun bir ferdi olarak bu söylenceden haberim olsa gerektir. Oysa kerameti kendinden menkul bu zatların bu tevatürleri sadece kendilerinin bildikleri bir şey olması gerektir."
Peki başka bir zaman ne demişiz?
"Ama maçtan sonra "Bizim stadımızda böyle boklar olmuyor!" diyen yalancılık ve şerefsizliğe bir bak. Daha dün organize bir şekilde, misafir sıralarına dizilmiş sidik+ot karışımı torbaları hatırla, maça girişte-çıkışta gavur eziyetlerini, koridorda dövülen futbolcuları, Kadıköy ara sokaklarında erketeleri...
Bu sadece "kazan, kazan" mantığına endekslenmiş düzülmüş beyinlerin bir sonucu...
Başarın yok, tesadüfen alınan günlük avuntuların var. Üretimin yok, hap yapıp para kapma peşindeysen bir de avutman gereken koca bir güruh varsa elinden başka bir şey gelmez ki..."
Yalancılığı, dezenformasyonu, spekülasyonu bir yaşam biçimi haline getirenlerin, dünkü trajikomik hallerini gördüğümde, geriye dönüp düşünme ihtiyacı duydum. Bir spiker düşünün gördüğüne ve sahip olduğu enformasyon kaynaklarına değilde anons yapan bir adama inanmayı yeğliyor. Ne demeli? Sonra da ustaca bir manevra ile işin içinden sıyrılıyor. Dört dakika kalmış uzatmalar ile birlikte, kulağı diğer tarafta iken bir dakika içinde iki gol olduğunu duyuyor. Kaynak kontrolü yerine bir sürü zırva sıralıyor. Basketbol maçı olsa anlayacağım, anlayacağız...
Nasıl olsa bir günah keçisi var. Anons yapan beyimiz gitti, gider. Sonrası? Sonrası aynen devam...
Dün neler öğrendik? Ya da neleri anladık? Bu sorulara ilişkin benim söyleyeceğim tek bir şey var. Biz hiç bir bok öğrenemeyiz eğer düşünmek yerine güdülmeyi sürdürürsek? Eğer gelenek yaratamazsak öğrenmek için...
Şampiyonun 3 maçı hükmen 3 puan... Diğer takımların 2 maçı. Melih efendi başrolde. Ankaraspor'un düşüşü hiç konuşulmadı bu ülkede doğru dürüst. Melih Gökçek tarzı yok edilmedikçe spordan ve hayattan ileride neler olur göreceğiz...
Bursaspor'da hatırda kalan tek maç, hatırda kalan tek oyuncu olmayacak...
Rijkaard kötü hoca, Ertuğrul iyi hoca...
Ne demeli bilmem...
Sistem paraya dönüşebilecek herşeyin içini boşaltıp paraya çevirir. İşin aslı budur. Spor, Sanat, Politika farketmez. Önce isimlerin değişmesi gerekiyordu. Sonra sponsorlar olmalıydı her alanda. Olmalıydı ki göbeğinden bağlamalıydı herşeyi. Nasıl ki enteller yaratılmıştı aydın yerine. Şimdi de sanat, spor ve politika özünden ve anlamından uzaklaştırılmalıydı. Birden sanat dünyası yerini "gösteri dünyası"na bıraktı. Futbol "endüstriyel" futbol takımı ticarethane, seyirci "müşteri oluverdi. Evet artık yaptıkları sanat değil "gösteri"ydi. Sanat yapmak yerine gösteriyorlardı. Söylemeye gerek yok sanat her şöyden önce bir "duruş"tu bunu "kaçışa" dönüştürmeliydi. Evrensel boyutu yok edilmeli, bir eğlence ve "ara sıcağa" dönüştürülmeliydi. Ferhan Şensoy "Şahlarıda vururlar"dan sonra tiyatrosu yakılınca sadece gösteriyordu. Nurseli İdiz "küçük adam noldu sana"dan sonra sadece göstermeye başlamıştı. Herkes orasından burasından göstermeye başlamıştı. En çok gösteren en çok prim yapıyordu. Sporda, sinemada, resimde, şiirde, edebiyatta artık herkes gösteriyordu. Soytarılardan "talk show"cu, pelteklerden ve türkçe fukaralarından spiker, yer elması kılıklı patrondan "insan oğlu insan", Sesi olmayandan "şarkıcı" ya da "minik serçe",ortaokul bitirme özürlü bir serseriden "büyük taktik ustası" yada "imparator",iş takipçisi ve şantaj ustası adamlardan "gazeteci"yada"uzman yorumcu", spastik kurbağaya benzeyen bir adamdan "Türkiye'nin en çok izlenen haber programcısı" yapılabiliyordu. Yetmezdi düşünmeyi bile doğru dürüst beceremeyen "Erkek gördümmü bodoslama atlarım" diyen biri, kadın haklarının büyük savaşçısı ve hatta "yazar", cümle kurmayı bilemeyen adamlar "eleştirmen", mimiklerini kontrol edemeyen adamlar "yönetmen", Stephan Hawking'e "Debbet-ül arz" diyen bir avanak Marthin Luter olabiliyor, ekonomi profesörlüğü "borsa simsarlığı" yada "banka murakıplığı", sosyologlar yada iktisatçılar "savaş çığırtkanlığı"na denk düşebiliyordu.
Ama ben bunlardan en çok komedyen tayfasına ve mankenlere gülüyordum. Örneğin şu an kapalı gişe sanatçı(!) Cem Yılmaz paraları kendi yeteneği ile kazandığını sanıyor. Bense bunu çok komik buluyorum. Bütün bunlara bir hocamızın dediği gibi "Önce cep oyuyorlar ve içine çokça para koyuyorlar"dı. Gerek kalmayıncada fırlatıp atıyorlardı. Şu son on-yirmi yıla bakarsak görürüz ne çok idol yaratılmıştı bugün hatırlamakta güçlük çektiğimiz.
Dünden itibaren Fener taraftarına gülmeye başladım. (gerçi daha önce de farksızlardı) Bu beylere dünya futbolu ile kıyaslandığında beş para etmez şeyleri güzelce pazarladılar bir de üstüne üstlük dayak attırdılar, kandırdılar. Sevgilerinin paraya çevrildiğini görmeleri mümkün gözükmüyor gene de. Seneye aynı filmi izlemek istemiyorsanız aklınızı başınıza devşirin desem?
Komik bir öneri olur değil mi?
Çetin,
26 Eki 2009
Eski Tüfek Derki; Ayıların Hikayesi
STRATEJİ VE TAKTİK
Sürekli bir hedefe saldırıyor ve başarısız oluyorsanız, hatanız kesinlikle stratejiktir. Eğer bu gözle bakmazsak, gerçekten göremeyiz. Görmenin birinci şartı doğru yerde durmak ikincisi ise doğru yere bakmaktır.
Öncelikle maçı güncelliği içinde mahkum edelim. Bir maç düşünün, onikinci dakikada ofsayt bir gol yiyorsun ve mağlubiyete merhaba diyorsun. Sonra yay dışında Arda’ya infaz var devamında sahtekar bir büyük(!) futbolcu kendini atıyor ve penaltı ile mağlup oluyorsun.
Şimdi bunları yazmamdaki gaye tipik bir anti Fenerbahçe edebiyatı yapmak değil.
On yıllık bir süreçten bahsediyorum. Tüm yenilgilere bir bakın. Hiç birinde ve hatta Fenerbahçe tarihinde, bizden daha iyi ve organize bir takım görüntüsü çizdikleri yok. Bunu salt bizimle oynadıkları maçlar için söylemiyorum. Genel olarak Türkiye şartlarına göre kurulmuş ve vasat takım hüviyetinden kurtulamamış bir takım olduklarını söylemeye çalışıyorum. Galatasaray’ımızın da bu hüviyetinden kurtulduğu sadece Hagi önderliğinde bir dönemi var.
Taşları yerlerine oturtalım. Dünkü maçta olanlar ve arkasındaki geyik muhabbeti sadece zevahiri kurtarır.
Bu ülkede bir takım şeyler yaşandığında anlaşılıyor. Günübirlik değerlendirmeler tartışmalar, sonra gene aynı tas aynı hamam. En güzel örneğini dün Keita yaşattı. Aşkolsun ulan sana güzel adam! Nasıl da sınıfta bıraktın herkesi…
Spiker bile bir şey anlamadı. Aldın kafana atılan nesneyi götürüp gözlemcinin karşısına dikildin. Sen onu yerden alıp yürümeye başladığında acaip keyiflendim. Birlikte maç seyrettiğimiz güruha “Bakın şimdi mükemmel bir olay gelişecek dedim”. Tahmin etmiştim, nitekim ayniyle vaki…
Zavallı hakem yapa yapa sarıyı çıkardı. Ne olacaktı ki. Pavlov’un mahlukatı ne yaparsa o da onu yapacaktı.
Beyler bizim stratejimiz yok, taktiğimiz yok, pratik zekamız yok. Gelişen durum karşısında bir duruşumuz yok. Aslında hiçbir duruşumuz yok. Omurgasız bir toplum oluverdik.
Hep olayların peşinden sürüklenip duruyoruz…
Ne demiş şair?
“Sordum yoldan gidene,
-Kardeş yolun nereye?
Ben bilmem rüzgar bilir,
Düştüm yelin önüne!”
Hocamız yerden ayağa hızlı paslarla, sürekli kanat değiştirerek akıl dolu, çağdaş bir futbol oynatmak istiyor diyelim. Kimle yapacak bunu? Sevmediğimi sanmayın çok severim bu çocukları ama gerçekleri söylemeliyiz… Arda? Ayhan? Servet? Gökhan?
Hadi canım sen de…
Diyelim sen takımında bunu oturttun. Hangi takımla oynadığında yapacaksın? Fener? Beşiktaş? Ankaragücü?
Hangi kafa bunu kabul eder? Rıza Çalımbay? Samet Aybaba? Hikmet Karaman?
Gidin işinize kardeşim. Türübün ahlaksız, Hakem ahlaksız, Futbolcu ahlaksız, Yönetici ahlaksız…
Üstelik kafasız ve cahil…
Hagi’nin gölgesinde gezinip kendi gölgesi sananlara bakın dün akşam. Neler yumurtluyorlar dinleyin…
Futbol basitmiş diyor ulemanın birisi. Hiçbir bok bilmiyor ama büyük laf tonla. Evet basittir ve şahanedir seyrederken . Ancak kurgu senin aklının alamayacağı kadar karmaşıktır. Çünkü kolektif olan şeyin çok parametresi vardır. Çok parametre kurguyu yapanın zekasını zorunlu kılar. Saygılı olmayı öğrenseniz bir de. Hayatı boyunca bir arkadaşı ile birlikte bakkal dükkanı bile çalıştıramayacak yeteneksizlikte adamlar bunu söylüyor. Rijkaard şöyle, böyle…
İçimden geçen laf şu oluyor bunlara; “Ulan dalyaraklar, siz kimsiniz adam kim. Size neyi kanıtlayacak ?”
Türübünde bir pankart “Herkes haddini bilecek!” altında, sağında, solunda, karşısında ve özellikle orada bir sürü haddini bilmez adam, hatta bilen olduğu bile şüpheli…
Belirtmeden geçemeyeceğim…
Lugano’ya baktınız mı? Bir metre dışarıdan çevrilen topu içeri dürtüp “gooool” diye sevinerek ortaya koşuyor. Üstelik pozisyona en yakın olan adam olarak…
Bunu çözemezsek hiçbir şeyi çözemeyiz…
Televizyonda bir sürü kültürsüz, aptal ve saygısız adam gevezelik edip duruyor. Ne demeli?
“Ayının kırk hikayesi var, kırkıda ahlat üzerine!”
12 Eki 2009
Eski Tüfek Derki; GREEDYGO

Şimdi bu adam Mülkiyeli. Her şeyden evvel bunu belirtmeli. Peki ne diyor ilk gençlik yıllarında daha okulda iken, gazeteciliğin kapısı kendisine açıldığında?
"İstediğin her kapı sana açık. En büyük yıldızla, sporcuyla konuşacağım diyorsun konuşuyorsun. Ve bunların hepsi de sana 'buyur' diyor, beyefendi muamelesi yapıyorlar. Şimdi böyle bir meslek insanı büyülemez mi? Siyasal Bilgiler’in isimsiz bir öğrencisi iken birdenbire Türkiye'nin en elit bin adamından biri haline geliyorsun. Siyasal Bilgiler’i bitireceksin de, kaymakam olacaksın da, 60 yaşında vali olup emekli olacaksın... 17 yaşında her şeysin zaten."
İşte hikaye buradan başlıyor. Çok aramaya gerek yok internetten bir arama ile detayları öğrenmek mümkün. Devamında şunlar yazıyor, röportajlarla donatılmış biyografisinde;
“Hıcal Uluç kendisini “fevkalade yeteneksiz” bir kişi olarak değerlendiriyor. Futbol oynamayı deneyen, ancak takım arkadaşları tarafından oynama şansı bile verilmeyen Uluç'un, önce voleybol takımı kurup mahallede herkese voleybol, sonra basketbol öğrettikten sonra yine takım dışı kaldığını... Hatta, oynama şansım fazla olur diye aynı taktiği beyzbolda bile deneyip, arkadaşlarına öğrettikten sonra kendisi iyi oynayamadığı için arkadaşları tarafından yine çemberin dışına itildiğini: "Her türlü sporu denedim, hiç birinde başarılı olamadım. Aslında fevkalade yeteneksiz bir adamım."
Bitmedi. Ankara'daki Kurtuluş Ortaokulu'nun son sınıfında okurken müzik hocası bir okul korosu kurmaya karar verir. Seçme yapılacak 100 kadar öğrenci arasında Hıncal Uluç da vardır: "İki satır söyledikten sonra hoca hepimizi susturdu, o yüz kişi içerisinde parmağıyla beni işaret etti ve 'dışarı' dedi. Böylece spordan sonra müzisyen olma hayallerim de sona erdi. Resim dersen zaten hiç yok. Kuzenim Ahmet (Taner Kışlalı) yapardı benim resimlerimi ilkokulda." Çok iyi bir öğrenci olduğu için (Uluç, eğitim hayatı boyunca sınıfın ilk üçü arasına girer hep) okul müsameresinde ona Reşat Nuri Güntekin'in Vergi Hırsızı adlı oyununda başrol oynatır hocası. Bugün iş adamı olan Alaattin Beyti de ikinci rolü oynamaktadır. Sonuç mu? "Alaattin onbeş dakikada beni sildi süpürdü. İkinci temsilde de en ön sırada oturan velilerden biri düşüp bayılınca benim sahne hayatım sona erdi. Aslında fevkalade yeteneksiz bir adamım." Hıncal Uluç bütün bunlardan sonra Bernard Shaw'ın şu sözüne uymaya mecbur kalır: "Yapan yapar, yapamayan eleştirmen olur."
Şimdi bu alıntılardan neler çıkmaz ki? Siyasal Bilgiler Fakültesi nam-ı diğer Mülkiye Mektebi’nden mezun olduğunda kaymakam olmak dışında bir şey görmüyor kendisi için. Doğrusunu kendi bilir tabi. Ama öyle bir mekân ki burası, inanılmaz renklilikte bir mezun yelpazesi var.
Bir çırpıda bakarsak siyasi sahnede, en sağından soluna, Hasan Celal Güzel’den, Mehmet Şevket Eygi’den, Mahir Çayan’a, Sadun Aren’den Murat Karayalçın’a yüzlerce sivrilmiş tip var buradan…
Bunların bir kısmı kendinden önce var olmuş, renk katmış bu okula. Görmüş ve bilmiş yani bu renkliliği. Ama tutmuş demiş ki ben bu okulu bitirdiğimde olsam olsam kaymakam olurum, yeterse ömür Vali olurum…
Eh “Kişi kendin bilmek kadar irfan olamaz” der atalarımız. Ama o günden bu güne değişmeyen tutarsız tavrı bir cümle sonra devam ediyor; “17 yaşında her şeysin zaten”…
Hiçbir şey olmadan her şey olmak! Ne demekse? Ancak bu kafa izah edebilir böyle bir şeyi. Hıncal Abimiz 1980 sonrasının trendini epey evvelden görmüşe benziyor. Bravo doğrusu.
Bak bu güzel abimiz başka bir yerde ne diyor?
Ah Refik Usta!..
PARİS Hilton villasının bahçesine, köpeği için 325 bin dolara mal olan bir kulübe yaptırmış.. Refik Erduran Usta bunu eleştiriyor. Küresel kriz Amerika'yı da vurdu ya.. Bu para ile, karton kutularda yatan kaç işsiz, kışın donmaktan kurtulur, köpek maması yiyerek hayatta kalan kaç işsiz karnını sıcak yemekle doyururmuş.. Ah Refik usta ah!.. Bu demode solcu klişelerle duygu sömürüsü yapma yıllarını çok geride bıraktık sanıyordum.. 325 bin doları, Paris Hilton'un köpeği mi yedi, yoksa o kulübe ve de benzerlerini yapan, malzemesini temin eden, nakleden, getirip kuranlar dahil, saysan kim bilir kaç kişi, kaç aile paylaştı?.. Bir arabası olan zengin, diyelim köpekleri gezsinler için iki tane daha alsaydı, General Motors batar mıydı?. Yahu krizi en kazasız geçirmenin yolu, elinde parası olanların, bunları en kısa yoldan harcamasından geçer, saklamasından değil.. Bunu bizahmet öğrensek artık..
Bütün eleştirileri böyle boktan bu zat-ı muhteremin. Adım atmadan her şey olmuş bir kere… Devam edecek, iki cümlede solcuyu, Refik Erduran’ı, seni, beni, Rijkaard’ı mahkum edecek, yer ile yeksan edecek… Ekonomiyi bir çırpıda çözecek, Kralı rezil, rezili vezir yapacak… Durmak yok yola devam!
Amerika’lı bir arkeologla evlenecek 5-6 yıl evli kalacak ama İngilizce bilmeyecek. Evine dön lütfen demek isteyecek, “siktir git” diyecek…
Solcu eleştirecek, onlardan kazık yedim diyecek, beğenmeyecek. Ama ardından Lucescu için, başkaları için ırkçı söylemlerde bulunacak. Bir de kötüsü bunun farkına bile varmayacak…
Behey Hıncal Meksika’lılar Gringo derler bizim dilimizde. O gerçekte “Green go!” dur. Yani “Yeşil üniformalı siktir git!” demektir. O kadar çok mevzuya o kadar sığ ve tahammül edilmez giriyorsun ki. İçimden şöyle demek geliyor sana;
GREEDYGO!
15 Haz 2009
Eski Tüfek Der ki; Yıldırırım! Aziz

“Kaç Paralık Adamsın Lan Sen?”
Roman Abramovich
Ulema taifesinin, tarifleri üzerine ufak dokunmalarımızın ardından, işin geneline bakmak açısından bir yazı yazmak ihtiyacı hissettim.
Özellikle, Surinam’lı dâhinin gelişine sevinmemin, Mehmet Topuz efendi, Yıldırırım Aziz’in ve “Tüp Adam”ın birlikte sunduğu otuziki kısım tekmili birden tuluatın yarattığı neşeli havanın ardından, artık alışmaya başladığımız camiamıza ait vefasızlık örneği Hasan Şaş vakasının yarattığı hüznün oluşturduğu kaotik ruh halimle ne yazacağıma tam da karar vermeden, oturdum klavyemin başına…
Yallah bismillah…
Bundan iki sene evveli Yıldırırım Aziz onbir yabancı oynatalım önerisinde bulunmuş, hatta Fenerbahçe Efsanesinin Avrupa şampiyonu olarak ultra-mega efsane olamamasının nedenini bu konuda basiretsiz davranan Federasyon yöneticilerine ait olacağı mealinde açıklamaları bile olmuştu.
Aslında Yıldırırım Aziz Bey’in, bu kelamından kastı “Yav bu bizim insanımız kafayı kaldırmaz, bakkal işletmeyi bile iki kişi beceremezken, onbir kişinin kolektif çalışmasını gerektirecek işi yapamaz. Gelin bu işi kökten çözelim” di…
Ancak kendisi NATO müteahiti olduğundan kelli “Türkle bu iş olmaz aga!” harbiliğinde bulunup, işine gücüne zeval gelmesin deyi, utangaç bir şekilde bunu böyle dillendirmişti…
Bir Futbolsever olarak ne beklerim? Bir taraftar olarak ne beklerim?
İşte en can alıcı ve ayırıcı soru bu benim açımdan.
Neden bir maratoncu Orta Afrika’lı? Neden sprinterler ya da yüzücüler bir öbek ülkelerden çıkar?
Bütün futbolla ilgili herkesin üzerinde hemfikir olacağı, en azından gördükleri üzerinden varacağı sonuç şudur;
İyi futbolcunun yeri Asya değildir. Bu yapısal bir şey olsa gerek. Bu konuda kimsenin aşırı bir beklenti içinde olamayacağı kesin.
Ben kendi adıma ülkem insanlarından, herhangi bir sportif alanda başarı beklerken asla ve kata “Dünya Şampiyonluk”ları, “Yenilmez Armada” lık, ya da “Efsane” filan olmalarını beklemedim.
Özelde futbolu konuşuyorsak, Metin Oktay’ı sevdim, Metin Kurt’u sevdim, Hasan Şaş’ı sevdim…
Bir taraftar olarak hep şunu söyledim, benim bu değerlerimi de taşıyacak benim insanımla harmanlanmış, olduğu yerden bulunup getirilen iyi futbolcularla süslenmiş, iyi bir hoca ile taçlanmış bir takımım olsun! Renklerine aşık olduğum takımıma bir de kara sevda ile tutulayım. Ne anlatacağız lan biz torunlara? Galibiyette bile götünü dönüp soyunma odasına giden “Profesyonelleri” mi?
Ben kendimden bir şey görmediğim bir takıma nasıl benim takımım derim arkadaş? Benim futbolcularım, en azından yerli olanların hepsini en az benim kadar “Cimbom”lu görmek isterim.
Ben şampiyonlukta benim gibi hançeresini yırtacak adamı isterim arkadaş. Naylon adamlık günün trendi olabilir, ben bunu istemem.
Benim Fenerliden farkım budur. Fenerlinin de benden farkı budur. Yıldırırım Aziz onbir kaliteli yabancıyı getirdiğinde ellibeşbin kombine satıp stadı doldurur. Ben takımımda en az dört Hasan Şaş isterim. Olmazsa içim burulur.
Aslına bakarsan Fenerlinin herkesten farkı budur. Gelişen ve değişen dünyanın yeni düzeni onlara uyar, bana uymaz… Paranın padişahlığı bana uymaz, Vefasız ve yalancı yönetici bana uymaz. Kendi hayatında vefasızlığı umurumda değil, ama benimle sevinene, benim Hagi’me, Hasan’ıma vefasızlık yapan yönetici bana uymaz. Takımla parasal ilişkisi bitince o kanal benim bu kanal senin gezip benim tutkularıma küfür eden adam Galatasaraylıya uymaz arkadaş. Bunu hala anlamayan varsa anlasın.
Ben yeni Hoca’yı hem futbolu, hem duruşu ve hem de Surinam’lı olduğu için seviyorum. Aslında insanın sadece bir duruşu olması ile sevilebileceğini de biliyorum…
Omurgasızlığın ne benim hayatımda yeri var, ne de tutkularımın içinde yeri olmalı…
Çetin
24 May 2009
Eski Tüfek Derki; Bertarafedilemeyen Güzelavratotu

(Latinceye katkılarımızla,)
içindekiler bir, "Yanıt verir de köşesinde adımı geçirir" diye umutlananlar iki, mal bulmuş magribi gibiler gene.. Şaktar denen takım UEFA Kupasını aldı ya..
–İğrenç bir “kitsch” Türkçesi bok yücelticisi, aşağılık, güya romancı, Kundera hayvanından arak bu tümcenle neyi, nasıl kastettiğini anlamasak da, saldırmak teriminin anlamını bilmediğin ortada. Eğer anlamış olsan, tıpkı kedigiller gibi hem düzen hem de bağıran bir türden olduğunu idrak eder ve saldırganın sen olduğunu net biçimde kavrardın.
-Neden utanalım? Utanacak ne var bunda. Lucescu’yu sevmek, değer vermek çok sade biçimde bir duygudur, hem de içinde yaşadığın ve her şeyin paraya teşmil olmadığı bir dünyada, kendimizce ilkeli, gönüllü ve bağımsız bir tercih. Nasıl bir dünya seninki? İlkeli gönüllü ve iradi olan utanılacak bir şey mi oralarda?
-Eee? Ne olmuş o ülke takımlarına? Kupaya mı katılmamışlar? Diskalifiye mi olmuşlar? Yok sa ne? İkinci sınıf, birinci sınıf cart-curt… Eminim hayatının hiçbir alanında doğru dürüst ve uzun soluklu bir tarifin olmadığı gibi bu terimlerinde bir tarifi yoktur. Dünya futbolunda adı geçmeyen bir ülke… Allah alah git işine kardeşim git!...
-Dedim ya senin dünyanda artık her şey paraya teşmil olmuş. Olmuş onu anladık da anlamadık hala, nasıl bir şekil var? Yav desene bir futbolun birimi şudur (adet, metre, kilo, set, grup) birim fiyatı da budur (TL, usd, Euro, sterlin, onpara). De de anlayalım arkadaş. Onpara etmeyen neymiş?
-Burada tipik bir tırsma, ürkeklik ve hatta ötesi yalakalık seziyorum. Yaşa be Fatih Terim demiyorum, siz ömrünüzce korkuya taptınız, korkuya ve korkularınıza… Bu konuda daha önce bir takım şeyler yazmıştık. Tekrarlamaya gerek yok. Biri, ama anlayan biri söylesin bana, nedir bu gelinemez “Fatih Terim düzeyi”?
Çünkü büyük hoca falan değil. Oynattığı futbolun, futbol zevki yok. Fatih Terim'den devraldığı o harika Galatasaray'ın, harika futbolunu öldürdü. Onun yerine kendi korkak, zevksiz, tatsız tuzsuz futbolunu koydu. Bu yüzden de kovuldu.
-Boş anlamsız mesnetsiz lakırdı olur da bu kadarı olmaz. Neden kovulmuş? Futbolu en az kendi düzeyinde bilen ulemalar bakmışlar ki, zevksiz, tatsız, tuzsuz boktan bir futbol oynatıyor. Her yıl kupalar kaldıran dünyayı sarsan, tuttuğunu düzen, kaçanın kurtulduğu bir alem olan türk futbolu alemi bir felakete sürüklenecekmiş. “Hooop!” demişler arkadaş. Sonra ne olmuş? Gene Aynı hülyalı günlere dönüvermişiz. Vaaay beee!...
-Al şimdi buna bak. İnsan bu denli mi dengesiz olur? Kontrolsüz olur. Yukarıda tonla saygısızlık yap, söylediğini bırakma,aşağıda “saygı duyarım” iki yüzlülüğü… Ne olacak modern toplumun post yüzü… Sizleri sevmiyoruz bay bulvar basını. Sizin hiçbir haliniz içten değil. Vıcık vıcıksınız, ilkesizsiniz, kontrolsüzsünüz, beyniniz tuz buz ve bir hücre ile diğeri arasında kontrol iletişimi yok. Çok rahat küfredebilir, incitebilir, inkar edebilirsiniz. Güvenilmezsiniz, iki yüzlüye kurban olalım, binbir suratlısınız.
-Hah işte her şey tamam oldu. Günümüz popüler kültürüne bir gönderme. Milliyetçi, mukaddesatçı ülkemin güzide bulvarcısı. Ne yapacaktın yani? Tabi ki bunu…
Şimdi götü yiyen biri çıkıp bunlara laf söylesin de görelim…
Bu ülkede trendi siz belirlemiyorsunuz. Sadece trendin borazanısınız. Hakkınızı yemeyelim, iyi de yapıyorsunuz bunu. Ama “entelektüel(!)” bayım, sana bir önerim var. Kendine yönelik Ziya Paşa’nın “Terkib-i Bent” ini okumanı öneririm. Satır atlama bulvarcıların hepsine bir şeyler karalanmıştır muhakkak oralarda.
Bilmediğin konulara girmekte mahirsin. Çavuşesku dönemi ile ilgili ne biliyorsun merak ediyorum. “Demokrasiye Geçiş”te ne olmuş? Ne olmuş nasıl olmuş da koca bir kültür çökmüş? Sen Ülkemiz hakkında ne biliyorsun ki? Otobüse, minibüse ne kadar zaman harcıyorsun ömründe? Maaş kuyruklarında? Çöp eşeleyen kaç dostun var? Bırak onu şu Ultraslan’dan kaç kişiden haberdarsın? Sığındığın üçüncü sınıf bulvar gazetesinde işin nedir? Ne iş yaparsın? Senin cebine parayı niye koyarlar?
Bırak bunları Hıncal. Hiçbir şeysin. Her şey olmak istiyorsun. Bilgisizsin alim geçiniyorsun. Daha önemlisi kimsenin sevgisine ve küçücük mutlu dünyalar yaratmasına bile tahammülün yok, sevgi pıtırcığıyım diyorsun.
Hiçbir özelliğin yok, senden her köşe başında bir tane beş tane var.
GİT BAŞKA MEVZULARA TAKIL. Futbol sevgi üretmeli. Senin işin değil bu!...
ÇETİN
12 Nis 2009
Eski Tüfek Der ki; Semih ile Lugano

Daha önce analizini yapmıştık Fenerli türünün… İşte her sıcak ortam bunun kanıtı olmaktadır. O formada bir şeyler var…
Maçın analizi basit. Bir zamanlar dostumuz olan futbolseverlere, “Hagi gitti, Lucescu’da gider gazozuna maçlar başlar. Gerisi hikâyedir.” Demiştim. Hala söylüyorum, bu ülkede oynanan şeyin adı futbol değildir. Bir garip kör dövüşüdür.
Elinde, yönetimi de dahil hocası (!) da dahil aklı başında bir iki adamın var. Onlar da sekince, maç tam bir kör dövüşü olan ucubeye dönüveriyor. Bir Arda’n var bir Avustralyalın, bir de Baroş... Onlar da aklını kullanamadığında işte olan bu…
Herkes tutturmuş “Lincoln gitsin, o gitsin, bu gelsin…” Arkadaşlar herkes gitsin. Bu ülkede gitmemesi gereken tek bir adam var o da, ülkemizdeki futbol anlayışına, dört kaz versen üçünü geri getiremeyecek Adnan’lara, Yıldırırım Aziz’e, Tüpçü efendiye, Hıncal nezdinde tüm basına, kabzımal hakem eskilerine, okuma yazması olmayan köşe yazarlarına, Fenerli türüne müthiş yakışan LUGANO eşşekoğlueşşeğidir.

Var ol , Nur ol Lugano sen bu ülkeye ve Fenerbahçe’ye, sana futbolcum diye sarılan o türübünlere en çok yakışan adamsın. Eksik olma!...
Çetin
26 Şub 2009
Eski Tüfek Derki; Büyük Galatasaray Taraftarı
Kimse sormasın arkadaşlar, niye diye… Ben bu takımın manyağıyım. Mantığı var mı? Yok…
Ama daha manyağı olduğum Galatasaray taraftarı. Nesiniz ulan siz? Nasıl bir şeysiniz? Anlaşılır şey değil… En az benim kadar manyaksınız. Bu ne inanç arkadaş bu ne hırs? Bu ne kendine güven? Hepinizi alnınızdan, gözbebeklerinizden öperim. Ne mutlu bize!...
Dördüncü golde ayağa kalkamadım. Nedeni sizsiniz! Sağolun! Diz bağlarım çözüldü feda olsun!
Hak ettiğiniz buydu. Yazık olurdu size…
Ali Sami Yen’in ruhu şad olsun. Sizinle canlı kalan bir ruh. Altıncı saniye yenen bir gol. Coşan bir seyirci. Nasıl bir şey bu?
İşte gelenek bu, adsız olarak kavgasını verdiğim bu! Bu seyirci adam oğlu adam arkadaş! Bu seyirci gelenek yaratacak, köklü bir kulüp yaratacak! Bu seyirci bir yıkılmaz armada yaratacak!
Bülent içimde buruk bir adam! Ankara’da yaptıkları ile kırdı beni! O da sizden öğrenecek öğrenemediklerini şimdiye kadar!
Ama sahada bir adam var ki türbinden son söz sana arkadaş!...
Hep orada ol hep orada kal. Seni çok seviyorum, gönlümün tahtına oturmak üzeresin tıpkı Hagim gibi….
Arda senin de gözbebeklerinden öperim ulan! Sen var ya sen! Tribünün sahaya inenisin…
Ne mutlu GALATASARAYLIYIM diyene…
Hepsi bu!
Papazın Çayırı bekle ulan efsaneyi siz de öğreneceksiniz!
HERKES ÖĞRENECEK!...
1 Şub 2009
Hagi; Kabahatin Çoğu Senin Canım Kardeşim
Suçlu Ayağa Kalk;
Seni ne kadar severim bilirsin. Anlatmaya kelimeler yetmez Hagi. Ama suçlusun güllerin gülü.
Geldin bu ülkeye, Olmayacak şeyleri yaptın. Daha da kötüsü olmayacak adamları, olmayacak yerlere getirdin. Sen suçlusun…
Fatih Terim geldiğinde, Sepp Piontek’ten öğrenebildiği bir iki şeyin üzerine, birkaç seyrettiği futbolcuyu ekledi ve şapkadan tavşan çıkmasını bekledi.
İsviçre’den Knup, Siirt’ten Benhur şu bu…
Kurduğu takım bu idi…
Sen geldin her şey değişti. Okan topun ağzında, Tugay maymun edilmiş. Ekle ekleyebildiğin kadar.
Ne güzel gazozunaydı maçlarımız. Ezik olanlar Mançester filan gevelerdi tarihten bir yaprak. Aldım verdim ben seni yendimler. Üç buçuk galibiyetler olaydı bu ülkede. Her şeyi bir rüya gibi değiştirdin. Bilmiyordun Hagi bilmiyordun…
Bu adamların bırak zaferi yürümeye mecali yoktu. O öğretmek için özendiğin Emre efendinin nankörlüğünü, vicdan sahibi bir tek adamdan içten bir teşekkür alamayacağını. “Evet ne olduysa, ne yaptıysak Hagi olduğu için yaptık” diyemeyecek denli gönlü dar adamlarla birlikte olduğunu.
Gurur duydum taraftarımdan. Sana aşık yalnızca onlar oldular. Yürüttüğün, koşturduğun, hayalini bile göremeyecekleri başarılar kazandırdığın Terim’ler, Yöneticiler, Futbolcular adam gibi bir teşekkürü bile çok gördüler sana. UTANMAZLAAAR!
Alan da kaçan mı? Kim bilir O büyük taraftar formanı tribün boyu giydiklerinde, Stada arada bir gelişini muhteşem bir coşku ve sevgi seli ile doldurduklarında bu zavallılar ne düşündüler? Nasıl huylandılar?
Şu Hakan Ünsal, Şu Emre hatta şu Hakan sen olmasan ne olurlardı diye düşünüp sana hakkını veremediler.
Analitik düşünen Avrupa’lı bile bu dolmayı yutmadı mı? Mucize gerçekleştirmiştin, Hoca büyük olmalı, golcü büyük olmalı, orta saha büyük olmalı diyip götürmediler mi bunları?
Ne oldu? Hepsi üç beş maçta hatta antranman sonrası kovulmadılar mı? Aptalmı ulan bu seyirci. Senin hakkını kimseye yedirmezdi tabi.
Ulan Trabzonspor seyircisi kadar bile olamadılar be sana karşı… Son maçında kale arkasından aldığın tezahürat hala kulaklarımda. Yaşayın ulan Lazlar! Sizin kocaman gönlünüze teşekkürler.
Yalnızca bunları mı Feneri, Beşiktaş’ı soktun havaya, üç kaz versen ikisini geri getiremeyecek hoca müsfettelerini soktun havaya be!
Suçlusun Hagi suçlusun. Geldin bunları havaya soktun. Bir şey sandılar kendilerini. Sanmaya da devam ediyorlar. Varsın etsinler. Seni seven bir tek biz kaldık. Çünkü para puşta onur bize yakışır Hagi. Seni sevmenin onuru…
Tekrar söylüyorum Hagi. “I LOVE HAGIIIII” Ama suçlusun agam…
15 Ara 2008
Eski Tüfek Derki; Peruk Düşer Kel Görünür

Küfürü severim, hakkını verip yapanı da. Ama edilen adamın da önemi büyüktür, edenin vurgusu kadar. Küfürün estetiği çok önemlidir. mesela hakkını vererek söylenen "uleeyn!" bile değme küfürden estetik gelir kulağa. Hakaret değildir zaman zaman. Uyarıdır, sitemdir, cuk oturmasıdır düşünülenin.
Şahane bir maç izledim Cumartesi. Sonra bu adamları düşündüm. Eleştiri bab'ından bir küfür dizgesi sıraladım.
Raul orta sahada yapılan bir faul ile eli ile sarı kart işereti yaptı. Sahanın onca güzelinden bir güzel hakem vardı. Dönüpte bakmadı bile. Vay! dedim "Anuna koyiiim" bizi kandırıyor bu ibneler. Öyle ya "basacaktı sarıyı", öyle öğretmişlerdi bize bu "ibiş"ler. Ama adamda tık yok. "Ulan" dedim kendi kendime, "El Clasico'daFİFA kurallarına yamuk ha?" Sonra da düşündüm lan bu Raul çıkarsa lezzet nerede kalacak. Bu herifi seyretmek isteyen gözlere ne olacak? Neyse, Real'in kalecisi sinirleniyor kale içinde bin türlü küfür bela okuyor korner atılırken hakeme. Kafamda oynatıyorum,ileri geri sarıyorum. Hakem umursamıyor bile. Ne olacak şimdi. İyi ki Uğurcuum yok orada. Sarsak ileri geri 30 sarı 10 kırmizi var. Bir sürü kelam, bir sürü bela küfür.
Sahada herkes oynuyor, herkes harika futbolcu. Ama bir Puyol var ki bayılıyorum ona. Sonra Filipescu aklıma geliyor, adamın anasını bellediler. Ne hayvanlığı ne vahşiliği kaldı kovdular buralardan. Ulan diyorum Puyol "Edirne'den bu tarafa gelen Puyol'un anuna koyayım". Öyle ya rastlarsın bir yüzbaşı eskisine ya da çavuş bozuntusuna ömrünü çürütürsün. Vay anasıni be! İspanya'da Barcelona gibi takımın yıkılmaz kalesi olacaksın. Burada olsan maymun!
Nerede yaşıyoruz biz yav?
Bay Bülent neymiş? Korteks önemli imiş...
İlkel beyin herkeste var çünkü. Ta "homo-sapiens" ten bu güne. Ama korteks?...
Çetin
9 Ara 2008
Eski Tüfek Derki; Hıncalgiller Böğürür

2 Ara 2008
Eski Tüfek Derki ;Fosiller

HINCAL ULUÇ
( Nonbertarafus Atropa Belladonna )
Daha önce söylemiştik bir yorumumuzda Latince bir özdeyiş şöyle; "Ab uno disces omnes", meali "Birini tanıyınca hepsini tanırsın!".
Başlarken bu isme bir iki yazalım dedik. Ama şimdi düşünüyorum da gerek yok galiba…
Biz her biri içinde ayrı yorum yapabiliriz ancak buna gerek yok. Bir diğerine göre çok da özgünlük taşımayan bu zevat için, ayrı ayrı değerlendirme yapmanın pek de anlamı yok. Biz sadece birini, içlerinde “dominant” olanının ismini verdik. İsterseniz yazımıza bunlara bir isim koyarak yola devam edelim. Örneğin “Futbol Otoritesi Sayılan İllet Lavuklar” anlamı içeren kelime dizgesinin baş harflerini alalım ve “FOSİL” diyelim bunlara.
Artık bir rastlantı olarak kendilerini canlı kanlı sayanlar, hayatı doyasıya yaşadığını düşünenler bu kısaltmadan alınmazlar sanırım. Eğer öyle ise zaten bizim onlara diyecek bir şeyimiz olamaz. Varsın yaşasınlar dilediği gibi.
Fosiller otorite sayıldıkları konuda her gün, her saat bir takım kelamları ellerindeki basın aygıtları ile bizlere iletmek için canhıraş bir çaba içindeler. Biliyorum amaçları bizleri aydınlatmak, ufkumuzu genişletmek filan. Ama biz salağız bu adamların bu kadar çaba ve emeğini hep herc u merc edip havaya savuruyoruz. Ayıp yaptığımız.
Adamlar her şeyi biliyorlar, her şeyi yorumluyor, dersler çıkarıyorlar. Bir de üstelik bilgilerini, çıkardıkları sonuçaları karşılık beklemeden bizimle paylaşıyorlar. Ne kadar nankörüz.
Fosiller güzel futbolu, futbol estetiğini, ofsaytı, golü, penaltıyı, kurguyu velhasıl her şeyi inanılmaz analiz yetenekleri ile imbiklerinden geçiriyor ve anlamamız için bize sunuyorlar. Ne kadar “Öküz”üz yav biz!
Anlamıyoruz bir türlü…
“Lucescu” gibi korkak bir tavuğa mükemmel hoca, “Hagi” gibi bir futbol tembeline “İlah”, “Lincoln” gibi bir şebeğe, “gönül adamı”, “sevildikçe oynayan bir çocuk” deyiveriyoruz. Yav biz iflah olmayız vesselam. Ama Fosiller yılmıyor her gün gene bu gerçekleri gözümüze sokma çalışmalarına usanmadan devam ediyorlar. Ne fedakarlar inanılır gibi değil…
Fosil çıkıyor “Milli Takım bir üst yapı kurumudur” deyi bir müthiş teori üretiyor. Bu ülkede dünya şampiyonluğuna oynayan bir takım yaratılır diyor. Yol gösteriyor bizlere ve diğer bilmeyenlere. Ama dinleyen kim? Bu sözle yola düşüp cevher aranacağına, gidip Alman, İngiliz, Fransız patentli çocukları getirip başarı kovalıyorlar. Olmadı Brezilya’lı devşirip oynatıyorlar.
Portekiz Ligi de ne diyor? Portekizli dinlemiyor. Her sene bir sürü ilah üretiyor…
“Strum Graz köy takımıdır” yumurtluyor. Adamlar ayağa yerden ve hücuma yönelik sekiz pas yapıyorlar Ali Sami Yen’de. Şaşırıyoruz Fosil nasıl yanılıyor diye, şans olsa gerek diyoruz.
“Mustafa Denizli ekol yaratıyor, futbolcuları klasik müzik konserlerinde rehabilite ediyor, aferin” diyor. Denizli bunu duymuyor sadece şapkadan tavşan çıkınca başarı geliyor ona! Mustafa’nın bilmediği kıymeti Fosil biliyor.
Fatih Terim hayranlığını saymıyorum. Onda sanki bir “göt korkusu” mevcut. Olur a fırça mırça yer. Malumunuz biraz tatlı suları sever. E-5 te hız yapan öküz kamyoncu, Nez’in oynak kalçaları, Haşmet’le halvet gibi…
Sürekli şaşırıyor, hiç görmediği şeyleri görmediğini söylüyor. “Böyle korkak hoca görmedim” diyor. “Böyle şahsiyetsiz futbol görmedim” diyor, “Böyle lezzet görmedim”, “Böyle şiir görmedim”, “Böyle rezalet görmedim” diyor. Bunları defalarca aynı cümlelerle tekrarlıyor. Birisi de çıkıp demiyor ki yav “Ben senin gibi bir fosil görmedim” ya da “Ne hacıyatmaz bir adamsın sen yahu fosil kardeş?”
“Brezilya’nın ahı gidip vahı kalıyor”, “Baroş bir kütle halinde geliyor”, “Fatih Terim kendine yazık ediyor” …
“Futbol ölüyor”, “Böyle kötü bir dünya kupası görülmüyor”, “Avrupa Şampiyonasının hali ortada” oluyor.
Ben bu ülkede bu fosil tayfasına bakıyorum da matrak bir sinir bozuculukları var bunların.
Diyorum ki…
Yav bi çıksanız hayatımızdan. Biraz uzak olsanız bize? Ne değişecek sizin için…
Cevap gecikmiyor kafamda…
Bizim size ihtiyacımız yok, hatta kendi hayatınızdan bile çıksanız sizin için değişen hiçbir şey olmayacak zannımca.
Bunca yıl konuşup durdunuz kirlettiğiniz onca şeyi bir yana bırakın, ne kattınız allasen yaşamlara?
O sevimsiz gülüşünle (ki komik adam sayılanlar senin gülüşünü neden taklit ederler anlamam) bir gün türk filimlerindeki sahneleri eleştiriyordun. Ve diyordun ki filmin sonunda el ele tutuşurlar ve birbirlerine yaklaşırlar, sahne kesilir. Sonrası muamma…
Evet Fosil biz bu filmleri severiz. Ve en az senin kadar devamını biliriz. Ama senin gizli abazanlığın bizde yoktur. Sevenleri baş başa bırakmayı da biliriz.
Ah bir de sen bilsen bizi sevdiklerimizle baş başa bırakmayı. Ne bok yiyeceksek sevdalarımızla senin gözetimin olmadan yesek…
Sizi hafızadan silsek iziniz olur mu? Bence olur…
Hiç olmazsa kirlenmemiş değerlerimiz –ki o da sayenizde kaldıysa- bizde kalır
.jpg)



