Haftalardır kara bulutlar dolaşıyor üzerimizde. Söylediklerimizin doğru çıkmasına sevinecek değiliz, o halde başımıza gelenlere üzülmemiz gerekiyor. Ve adımız Galatasaray'sa da çıkacak bir delik buluruz diyor ve arayışa geçiyoruz. Büyük takım trenindeyiz, ya arayışı hedef bilip yürüyeceğiz, ya tamam deyip ilk istasyonda ineceğiz. Tarihimizin en acı yenilgisini aldığımızın ertesinde önümüzde muhteşem bir maç çıktı. Keşke Kadıköy'de Fener maçı olsaydı ama buna da şükür.
Ligimizin en büyük başaltı takımıyla, hem de tarihlerinin en iyi ilk 100 metresini koştukları zamanda, ve rüyalarında göremeyecekleri bir fark atmışken, seyirci rekorunun kırılacağı bir maça denk gelmek, benden başka hiç kimsenin beklemediği bir tabela yapmış Galatasaray için Futbol Tanrısının bir hikmetidir.
Fatih Terim'siz bir Galatasaray'a razı olmadığım için, olası bir hezimet sonucunda, Hoca'nın uzama ihtimali dolayısıyla, futboldan futbolcudan anlamadığına inandığım Grande'ye bir yardımımız daha olsun diye, Beşiktaş maçının rahat geçilmesi adına, maç kadrosunu ve maç taktiğini yazıyorum.
Oyuncu grubumuzu incelediğimizde her kesin malumu. 10 yabancı futbolcunun yanında oynatabileceğimiz en az 20 futbolcumuz olduğunu görüyoruz. Yabancı futbolcular, bunca para verilerek, kadro açılsın diye de başka yabancılar kovularak getirildiklerine göre çok iyi futbolcular olduğunu tartışmak anlamsız. Öyleyse 10 kişiden 6 kişiyi, maç kadrosuna yazıp, yanlarına da 12 Türk futbolcuyu ekleyerek yarın gece kampa alacağız.
Muslera; Galatasaray kalecilerinin kendisi dahil çok kötü olduğunu düşünenlerdenim. Ufuk ve Aykut'un kaleci olmadığını çoktan anladık. Bizim paramızla 5 para etmezler, ama Grande'nin kendi parası olmadığı için eşek yükü para ödetmeye devam ededursun. Bari Arena'daki kombinelerini sattırsa da kulüp devede kulak kadar bir tahsilat yapabilse. Eray'ı hiç seyretmeseydik keşke. Kaleci sanıp bu seneyi de geçiştirebilirdik. Geçen hafta kalede Eray'ı seyredince, Muslera artık benim için antrenman maçında bile vazgeçemeyeceğim kalecidir. Muslera'sız maçın sorumluluğunu kimse taşıyamaz. Üstelik daha 2 gün önce yarım düzine yemesine rağmen.
Melo, Riera, Amrabat, Bruma, Drogba ;Yabancı futbolcularım.
Yedek kaleci (usulden kalburun biri, kalecilerimiz maalesef kova bile değil, Muslera'ya bir şey olsa bile ben kaleye geçirmem, Melo'yu kaleye geçiririm), Hamit( Sakatsa Sabri), Hakan Balta, Selçuk, Engin, Semih, Ceyhun, Burak, Gökhan, Umut, Aydın, Yekta.( bu son ikisi oynasın diye değil, kural böyle, yedek kulübesi pas pasçısı olarak yazılmıştır. A2 takımından iki kişiyi de alabilirdim ama çocukların gururunu kırmayayım, utanırlar diye kaşar yedek tercih ettim)
Şimdi ilk 11 i açıklıyorum. Elimde şeffaf minkale, kuyumcu terazisi, kumpas, periyodik cetvel, ne zıkkımsa ne kadar ölçüm biçim aleti varsa sererim masanın üstüne. 11 i sahada 7 si yanımda oturacak futbolcuları en adaletli bir şekilde dağıtmam lazım başta. 6 yabancıyı ilk 11 koymak adaletli değil, üstelik oyun içinde hamle yapılmasının önünde engel. Madem yabancı futbolcular, yerli futbolculardan iyi, demek ki ben yabancı iyiyi çıkarırsam mutlaka daha kötü yerli bir futbolcu koyacağım için, oyuna somut olarak pozitif katkım olmayacak. Değişiklik dostlar tribünde görsün misalini geçmez. Oynatacağım 6 yabancının tamamının iyi oynamasına dua etmek için de Hoca değil hacı olmak lazım.
Bu durumda sahadaki 5 yerliden 3 ünü başka yerlilerle değiştirebiliyorum. Yani böylesi bir tercihte, 6 da sıfırlık bir şans var iken, 5 de 3 gibi büyük bir asimetri söz konusu. Bazılarının 604 kuralının Galatasaray aleyhine olduğu görüşü bu yüzdendir. Ama madem bu kural her takım için geçerli, risk minimizasyonuyla, kar maksimizasoyunun peşine düşmemiz lazım. Tam net açıklayamadım belki ama kısaca ben ilk 11 i her zaman 5 yabancı, 6 yerli, kulübeyi de 1 yabancı 6 yerliyle oluştururum.
Bu tercih hem hancı futbolculara daha fazla güvendiğimi, yolcularla maç kazanılır ama destan yazılmaz olduğunu takıma şırınga ediyorum, hem de oyun içerisinde gerçekten darbe yapabileceğim bir veya bir kaç koz bulunduruyorum. Ve Muslera'nın önündeki 10 kişiyi tahtaya yazıyorum.
Hamit-Semih-Hakan Balta-Riera savunma dörtlüsü, önlerine Ceyhun-Melo çapası. Selçuk İnan oyun kurucu(Oyun kurucusuz hiç bir maça çıkmam ve Galatasaray kadrosunda da şu an Selçuk tek oyun kurucudur. Daha önce büyük neticeler almış ismi, cebi, dolayısıyla cüzdanı büyük futbolcular oynayacak diye Selçuk kaybedilmek üzere) açıklarda Amrabat ve Bruma, golcü Burak.
Şimdi oyun planına geçiyor ve kafamızda maçı oynuyoruz.
Karıncayı ezmeyiz dediysek, böcekler durumdan vazife çıkarmasın. Real'den hezimet yediğimize sevinenler, önce bir Real Madrid maçı oynayacak, sonra sevinmeye kaldığı yerden devam edecek. Atarız tutarız ama yar (uçurum)başında tutarız. Bizim Galatasaray'dan başka neyimiz var? İmparatora söverim ama velev ki sokakta Terim'i biriyle kavga ederken göreyim, haklı mı haksız mı sormam, kavgasına ölümüne dalarım.
Galatasaray'ın hiç bir maçında beraberliğe razı olmam. Beşiktaş maçını da yenmeye oynayacağım elbet. Yenmeye oynayacak bir 11 ve maç dizilişi ortaya koyuyorum hodri meydan. 433 oynuyorum. Burak 11 km koşmayacak. Hangi salak icat ettiyse, bütün orta düzey hocalar atlamış bu koşu mesafesi denen şebekliğe. Kaleci bile top yokken gezinerek 4 km koşmuş sayılıyor. Semih 10 kere kornere, serbest vuruşa gidip gelse 100 metre gidiş, 100 dönüşle, 2 km boş koşu yapmış sayılıyor. Demek, Hagi, Sergen, Jardel, Tanju gibi futbolcular şimdi olsa hiç bir takımda oynayamayacak. Ben Tanju Çolak'ı kendi 18 imiz içinde hiç görmedim. Messi'yi kendi kalecisinin yanında gören var mı? Burak'ı it gibi koşturmak neyin nesidir? Top kendi gol bölgesindeyse elbet basacak basabildiği kadar, top onu geçmişse atacak bir iskemle orta sahaya oturacak. Burak diri kalacak ki, topla gol postta buluştuğu zaman olanca zindeliğiyle darbe yapabilsin. Melo onun yerine de koşacak, koşar.
Ceyhun hazırlık maçlarının en iyi futbolcusuydu. Gerek fiziği, gerek tekniği ile, ve en çok da Terim'in çok eskiden beri tanıdığı, güvenip transfer ettiği biri olması dolayısıyla da kötü oynarsam bir daha oynayamam endişesi olmadan çok rahat maç oynar. Üstelik bir kaç mevki de rahatlıkla oynayabilir, şut çeker, serbest vuruş bile kullanır. İlk topa basar, her hangi müdahalesinde de Melo toparlar, oyun kurucuya aktarır, gerekirse de kendi kurar, havlar.
İki hızlı kanat forvetiyle oyun oynama alanını iyice açar, sahanın her metre karesini değerlendiririz. Sağdan soldan yağmur gibi Burak'a pas attırırım.(orta değil, pas) Açıklar genç futbolcular, kolay kolay yorulmazlar, ama ben geberene kadar koşun diye taktik veririm. Ve baştan anons ederim, ilerleyen dakikalarda ikinizden birini çıkaracağım. Hocalarda anlayamadığım, akıl erdiremediğim onca şeyden biri de budur. Kötü oynayanı çıkarırlar. Bu tamamen yanlış bir tercihtir. Ben yapmam. Ben kötü oynayanı çıkarmam, maçın tamamını kötü bitireni de bir daha oynatmam.
Diyelim ki Amrabat beklentimden kötü, Bruma beklentimden iyi oynuyor. Ben o anda Mörfi kuralını uygularım. Bir şey iyi gidiyorsa, kötü gitmesi an meselesi. Bruma az sonra cortlayacak. Yok arkadaş bu çok basit bir önerme, ben daha bilimsel düşünürüm diyorsan aynı şey, o zaman George Politzer aklına gelsin. Diyalektiğin 4. maddesini işlet. Her madde, her olay zıttıyla birlikte hüküm sürer. Yani iyi oynayan futbolcunun bir süre sonra, kötü oynama ihtimaliyle, kötü oynayan birinin bir süre sonra iyi oynama ihtimali aynıdır. Nasıl olsa Bruma'dan verimi almışım, muhtemelen kötü oynamaya başlayacak, çıkarırım.
Şimdi dikkatle okuyun, esas sihir burada. Sihirin dışında kalanını Terim'de yapabiliyor, ben Terim'in yapamadığını yapıyor, tek değişiklik hakkımı kullanarak 4 değişiklik birden yapıyorum. İyi oynayan Bruma'yı çıkarıp, Drogba'yı oyuna alıyorum ve kötü oynayan Amrabat'ın iyi oynamaya başlayacağı dakikaları bekliyorum. Aynı anda Riera'yı sol açığa gönderiyorum, 2. değişiklik. Üstelik oyun planımda hiç bir değişiklik yok. Hakan Balta'yı sol beke kaydırıyorum 3. değişiklik. Son değişiklik, Ceyhun'u stopere çekiyorum ve iki değişiklik daha hakkım kalıyor.
Bu yaptığım değişikliğin dakikası, skor tabelasına göre değişir. Değişiklik garanti de, yeniksem ilk yarı bitiminde, galipsem 60 larda falan. Selçuk'u ön liberoya, Burak'ı çıkana kadar Drogba gerisine alır, çıkarınca Engin Baytar'ı içeri iterim. Muhtemelen son 20 dakikaya 2 fark önde girmişimdir, Beşiktaş şuursuzca gol kovalayacak, öldürücü darbenin zamanı geldi. Riera'yı yanıma çağırıp, Umut Bulut'u, Drogba'nın yanına gönderirim.
Adam atılırsa, sakatlık çıkarsa, hiç düşünmediğimiz bir futbolcu oynayamaz duruma gelirse o da önceden belli. Kaleci dahil, birinin başına halt gelirse Melo onun yerine de oynayacak. Melo'ya bir şey olursa artık kader utansın. Herkesin yerine koyabileceğim adam var ama Melo'nun yerine koyacağım adam yok.
Serbest vuruşları, penaltıyı, bize göre sol taraftan oluşacak kornerleri Selçuk, sağ taraftakileri Riera kullanacak. Yani toplar içeriye kavisle atılacak, öyle bir atacaksın ki kimseye top değmese gol olabilsin. Selçuk'un kullanamam dediği vuruşları,
Selçuk kimi isterse o atacak. Kornerlere Semih ve Hakan Balta gitmeyecek. Vurma ihtimalleri sıfır olan toplar için boşuna enerji tüketiminden başka işe yaramıyor.
Geriye, yana mecbur kalmadıkça pas atmak yok. Karşında elbet bir rakip var, top onlardayken alan savunması, alan presi yapılacak, ceza sahası yakınlarında faul yapılmayacak. Fernandez, Alex'ten daha iyi korner ve serbest vuruş kullanıyor, üstelik Almeyda çok yükseklerden ve çok iyi kafa vurabiliyor. Bu olasılık kaskoya bağlanacak. Faul yapacağınıza bırakın girebildikleri kadar kaleye yaklaşsınlar. Bu iki futbolcu dışındakiler için ekstra önleme gerek yok, her takımda hemen hemen aynı kalibrede oyuncu var. Kendi oyunumuza bakacağız, kendi planladığımız mücadeleyi vereceğiz.
Maç bittiğinde hiç kimsenin 20 metre koşacak dermanı kalmayacak şekilde sahadan çıkabilirsek, İkitelli'den Florya'ya kadar marş söyleyerek döneceğimizden şüphem yok.
Bütün bu planlar, gazlar, dolduruşlar, taktikler hikaye, takmayın kafanızı siz hasta bir Galatasaraylının saçma sapan sözlerine, Metin gibi oynayın yeter.
Haydi çocuklar; Gazanız mübarek olsun.
bir beşiktaş tramvayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir beşiktaş tramvayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Eyl 2013
18 Ara 2008
Bir Beşiktaş Tramvayı

22 sene öncesine götürüyorum sizi çocuklar. Beşiktaş maçına. Hepiniz 28 yaşındasınız. Takımınız en son şampiyon gördüğünüzde 14 yaşındaydınız. Burun buruna giriliyor Beşiktaşla son haftalara. Hatta tam kelime manasıyla burun buruna. Puanlar eşit.(Şimdiki sistam olsa şampiyon biziz, ilk maç 0-0 ikinci maç 1-1 bitti).
O zamanlar, kombine, numaralı, biletiks, araba, forma falan yok. Digitürk, oynat bakalım, Şansal- Erman şebekesi henüz kurulmamış. Alırsın bayrağını delikanlıca, havalar sıcaksa kartondan, soğuksa annenin ördüğü sarı kırmızı bereyi geçirirsin kafana düşersin yola. Ama bu maç her zamanki gibi bir maç değil. İnönü Stadında, 40.000 kişi maçı izleyecek, 40.000 kişi maça girmeyecek. Diğer bütün taraftarlar radyodan dinleyecekler maçı.
40.00o kişinin yarısının içine girmemiz lazım. O zaman maçlar gece oynanmıyor, Cumartesiden düşmek lazım yollara. Ben, Eskitüfek aldık bayrağımızı Cumartesi gecesi Beşitaştaydık. Eski Tüfeğin öğrenci arkadaşlarının evinde kampa girdik. Erkenden kalkıp, pastırmalı bir yarım ekmek arası götürdük. Ve kapalı kuyruğuna daldık. 4 kuyruk var, deniz tarafına yakınlardan ikisi bizim kuyruk. Kapalıda nerde oturacağın, dikileceğin demek istiyorum pafta dışarıdaki kuyruktan belli oluyor. Beşiktaş'lılar yukarı kuyruktalar. İtişmeler, kavgalar,polisler kendini demir tünelin içine attınmı girdin artık. Araya kimse giremiyor. Gişeden biletini alıyorsun, sonra biri yırtıyor kendini tribüne attın geçmiş olsun. Geçmiş olsun da maçın başlamasına 7 saat var.
Arada bir kıvılcım çakılıyor, her iki takım taraftarı yoğun tezahürata girişiyor, mola. Millet bir birinin kucağında uyuyor. Saat başı bağırmaca. Kapılar kapanmış, kapı önleri lime lime insan, açık alt demirlerinden fırlarcasına dolmuş taraftar.
Maç saati yaklaşıyor, en gergin, en kritik yarım saate girilmiş. Şimdiki gibi takımlar ısınmaya çıkmıyor. 10 dakika kala Beşiktaş çıktı sahaya, şimdikilerde sahaya çıkmamı. Sahaya çıkış, maça galip veya mağlup başlamak demekti. Çanakkale Savaşı çıkmıştı sanki, çatapatların barut kokusu, havayı kaplayan sis.
Cüneyt büyük kaptandı, çok iyi bilirdi nasıl sahaya çıkacağını. Bekledi tüğnelin ucunda Beşiktaş taarruzunu, arkadan gökler gürledi, kıyamat koparken süzüldü büyük kaptan. Adam başı 20 şer rula kağıt atmışızdır. Maç, mahşerin zebanisinin borazanıyla başladı sanki. Tezahüratlar, çığlıklar, yırtınlmalar, ahlar vahlar bir birine karıştı. Köylü Yusuf 18 dışından topu doksana taktığı an çıkan gol sesi, ve insanların gol sevinci yazarak anlatılmaz. 2 dakka süren tepinmeden sakinleşince yaralanmayan taraftara ben taraftar demem.
Devre olduğunda arada en az 5 Beşiktaşlı sedyeyle ambulansa taşındı. İkinci devre Beşiktaşlıların can havliyle tezahüratı, sahaya yansıdı. Kedi Bülent yüzde yüz bir golü kaçırdı. Atsa 13 sene diyecektik. Ziya Doğan golü attığında Simoviç'e bu sefer biz taş kesildik. Maç 1-1 bitti. Averajla Beşiktaşın liderliği devam ediyordu. Son maça kadar da böyle devam etti.
Şimdi bakıyorum, hak da veriyorum. Maça gidenler, gidecek olanlar Galatasaray'ın en büyük 20.000 kişisi değil. Parası olan, bilet bulabilen gidiyor. O maça Galatasaray'ın yeryüzündeki en ateşli taraftarı gitmişti, pazar günü aynı şeyleri söyleyemem. Başka yolu yok arkadaşlar, yemeyip içmeyeceksiniz para biriktireceksiniz kombine alacaksınız. Alamıyorsanızda lanet olsun böyle sisteme diye küfürü basacak televizyondan izleyeceksiniz.
Ha isteyen olurmu acaba bizim sisteme dinmek isteyen. Bizim gittiğimiz büyük maça biriniz gidin şimdi bir daha maça gitmeye tövbe edersiniz. Yatın kalkın medeniyete dua edin derim ben yine son tahlilde.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
