17 mayıs 2000 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 mayıs 2000 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 May 2025

''2000'' Galatasaray'ın Altın Yılı


                                                    17 Mayıs 2000, 25.yıl aziz hatırasına

Tarih, 3 Kasım 1999 günlerden Çarşamba, Ali Sami Yen Stadı tribünlerindeyiz. Şampiyonlar Ligi gurubunda son maçımız, biz bitti demeden bitmeyecek umutluyuz. Milan’ı yenersek yola devam ediyoruz. 2-1 yenik durumdayız. Süre tükeniyor, heyecan dorukta gol için yükleniyoruz, elenmek üzereyiz.

Dakika 88 durumu 2-2 yaptık, Ali Sami Yen’i '' Haydi Cim Bom haydi!  Tam zamanı tam zamanı şimdi!'' sesleriyle inletiyoruz.

Ve sonunda beklenen o zaman geldi. Maçın bitmesine saniyeler kala penaltı kazandık. Nefesler tutuldu topun başında Ümit Davala, ölüm sessizliği, Ümit Davala’nın topu ağlara göndermesiyle sanki gök gürledi. Koskoca Milan sonuncu olarak eve döndü.

Bizim macera işte böyle başlamıştı  

 İlk maçtan finali düşündük. Bir gün ‘’sizin hayallerinizin bittiği yerde bizim gerçeklerimiz başlar’’ demek için. Babam beni finale götüreceğine söz vermişti, büyük düşler kurmanın da tam zamanıydı artık. Büyükleri bilmem ama biz çocuklar olarak güzel günlere inanıyorduk.  Acaba kurada bize hangi takım çıkacaktı?  Heyecan duymaya, kuralar çekilirken başlamıştık.

Önce İtalyan takımı Bologna'yla eşleştik. Bu takım hakkında bilgileri araştırdık, renkleri kırmızı maviydi.  Adı Kızıl Şehir olan bir kentin takımıymış, ilk maç için takımı deplasmana yolladık.

Ekran başındayız, tüm amacımız buradan en azından yenilmeden maçı Ali Sami Yen’in taraftar coşkusuna getirecek sonuçla dönmekti.

Ben Cim Bom'un en büyük maceralarının birinden 5 gün sonra doğmuşum. Deplasmanda 3-0 yenildiğimiz İsviçre’nin Neuchatel  Xamax takımını  5-0 yenerek tarihe geçmişiz. Her Galatasaraylı çocuk bu büyük kader maçının hatırasıyla büyümüştür.

İtalya’dan 1-1 berabere ve umutla dönüyoruz, Tur İstanbul’a kaldı. Gerisi bizde, Karşılaşma günü geldi çattı ben de maçtayım, Büyülü Ali Sami Yen Stadının kutsal tribününde kapalıdayım. Maçı harika bir oyunla, 2-1 kazandık, günleri ve oynadığımız maçları sayıyordum. Finale ben de gideceğim.  

Bir üst turun kurları çekildi.  Alman takımı Borussia Dortmund'la eşleştik, Almanya'nın en büyük takımlarından birisi. Spor dünyasında, kadrosundan adından çok statlarıyla anılıyor.     

Babamlar Borussia Dortmund deplasmanına Almanya’ya gidiyor. “Beni de götür!” diye ağladım, ama babam, “Söz verdim, finale götüreceğim seni.”  Diye avuttu.

Yine heyecanla televizyonun karşısına geçtik, maçın başlamasını bekliyorduk. Dakikalar bir türlü geçmek bilmiyordu. Nihayet televizyon Almanya'ya Westfalen Stadına bağlandı.        

Taraftarlar arasında kale arkası tribünleri sarı duvar diye biliniyordu.

Gözlerimize inanamıyorduk, sarı duvar kırmızı duvar olmuştu. Belki de tarihlerinde bir ilk 80.000 kişilik Stadın tamamına yakını Galatasaraylıydı. 

Galatasaray bir his takımıdır, arkasında inanmış bir taraftar varsa orada kupa vardır, şampiyonluk vardır.  Hagi'nin önderliğinde muhteşem bir futbolun ardından, 2-0 galip İstanbul'a döndük.

Ve elbette yine Ali Sami Yen kapalı tribünündeyim. Kontrollü bir top oynadık, sahamızda geri dönüşlerine izin vermedik, kalemize yaklaştırmadık 0-0 biten maçtan sonra, bir Avrupa takımını daha elemiştik.

Ne demişti büyük kurucumuz Ali Sami Yen? ''Amacımız bir renge ve isme sahip olmak, Türk olmayan takımları yenmek''   Rengimiz turuncudan iz taşıyan tok bir güneş batımı sarısı, vişneye çalan yeni kabuk bağlamış yara kırmızısı, Adımız Galatasaray, sembolümüz Aslan.

 Sıradaki gelsin bakalım, kuralar çekildi, rakibimiz Real Mallorca oldu. Mayorca adalarının mütevazi, Kırmızı Siyahlı takımı. Hadi şu turu da geçelim çocuklar, rüyadan uyanmak istemiyorum.

Gün geldi Takım İspanya'ya, biz ailecek Kaş'a tatile gittik. Maçı televizyondan izliyoruz.  Aslanlar gibi sahaya çıktı oyuncular var güçleriyle oynuyorlar, top rakibe geçince de sahamızı canla başla koruyoruz, geçit vermiyoruz. Maçı kazanacağımız 15 dakikada belli oldu. Sıra önümüze çıkacak takımda. Maçı 4-1 Aldık. Sevinçliyiz.

İstanbul'a huzur ve güvenle döndük. Kendi stadımızda bir moral maçı oynadık, boş geçemezdik. Çimlere bir Avrupa takımı daha serdik. 2-1 yendik.

 Teker teker engelleri aşıyoruz. Zirveye az kaldı. Yürü Aslanım Avrupa’nın en büyüğü olacaksın. Sondan bir önceki engeldesin, bunu da geçeceksin.

Mutluluktan uçuyorum.  Final maçını Danimarka’da Parken ‘de canlı izleyeceğim.

İngiltere’den Leeds United geldi İstanbul’a. Büyük Takım, 3 kez Avrupa Kupası’nı kaldırmış, 2 final kaçıran İngiliz futbolunun büyük takımı. İlk maçı kendi sahamızda oynuyoruz.

Maçtan bir gün önce taraftarlar arasında kavga çıktı. İngiliz taraftarları kavgacılığıyla ünlü. Taksim’de üzücü olaylar oldu.

Maç bu yüzden aşırı güvelik önlemleri alınmış şekilde, çok gergin başladı. Hepimiz çok üzgündük, tribünlerde de önceki maçların coşkusu yoktu, yine de takım güzel bir oyunla elinden geleni yaptı. Kalemizde pozisyon vermeden maçtan 2-0 galip ayrıldık.

İlk maçın galibiyet morali ile takım İngiltere’ye gitti. İstanbul’daki olaylar yüzünden deplasman maçına Galatasaray seyircisi alınmadı, Statları Ellen Road'da çok gergin bir maç oynandı, bizim tek bir amacımız vardı, Final için Parken'e gitmek. Galatasaray ismine tarihine imajına yakışır bir oyun çıkardı.

Leeds United olanca gücüyle saldırıyor, biz direniyorduk. Karşılıklı goller atıldı, 2-2 bittiğinde evde kucaklaşmalar, final maçı hazırlıkları çoktan başlamıştı. 

 Babamla yine düştük yollara, taraftar uçağındayım, Pilot dahil hepimiz Galatasaraylıyız, yer gök sarı-kırmızı. Şarkılarla marşlarla geçti yolculuk. Heyecanım dorukta, uçağımız alçalışa geçti. Kopenhag Hava Alanı üzeri hem Arsenal hem de Galatasaray taraftarlarını taşıyan uçaklarla dolu…  

'' Avrupa Avrupa duy sesimizi, işte bu Cim Bom ‘un ayak sesleri'' tezahüratlarıyla bizim uçak iniş yaptı. Havaalanını sarı kırmızıya boyadık. 

 Kopenhag şehir turundayız, şehir şehir olalı böyle kalabalık görmemiş, her iki takımın taraftarı finale gelmişti. Sonradan öğreniyorum en yaşanılabilir kent seçilmiş, tarihi korunmuş eski binalar, şatolar, parklar doğal güzellikler, barlar.

Deniz kıyısında dolaşıyor, kafelerde vakit geçiriyoruz.  O sırada gözüme bir heykel ilişiyor, yanına gidiyoruz, sarı kırmızı atkılarla süslenmiş. Deniz Kızı heykeli. Hep adını duyardım, şimdi görmüş oldum. Demek ki Deniz Kızı Danimarkalıymış. Babam masalcı Hans Christian Andersen'in de Danimarkalı olduğunu söyledi. Andersen'den Masalları dinlemiştim. Başka yerleri ülkeleri gezmek, genel kültür açısından çok önemliymiş, bunu yaşayarak gördüm.

Kopenhag şehrinin en büyük meydanı Tivoli'deyiz, meydanda Arsenal ve Galatasaray renklerinden başka bir şey görünmüyor, taraftarlar ayrı ayrı kafile halinde marş söylüyor, yürüyor, geziyor, maç saatini bekliyor.

Derken her iki takım taraftarı arasında büyük bir kavga çıktı, babam spor kardeşlik, dostluktur diyordu.  Bu kavgalar sportmenliğe hiç yakışmadı. Atlı polisleri ilk defa orada gördüm. Çok korktum, Babamla beraber o kargaşadan çıktık. Rastladığımız bir kafede birer çay içtik.

Ne güzel başlamıştı oysa meydandaki taraftar coşkusu. Ben aynı yaşımdaki bir Arsenal taraftarı çocukla tanıştım, hatta birbirimize sarıldık, resim çekildik. Çocuklara kalsa her şey, ne güzel idare ederdik Dünyayı. Aynı ortamda büyükler itişip kakışırken çocuklar birbirlerine sarılıyorlardı.

Tribünlerdeyiz artık, binlerce taraftarın ilk uğrak yeri, ilk sınav yeridir tribünler. Annemin karnında bile maça gitmişim, Ali Sami Yen'deki hemen hemen her maça gittim, ama bu başkaydı. Başka bir ülkede, başka bir stadyumda en büyük maceramızın küçük bir taraftarıydım. Parken stadının büyük bir bölümünü Galatasaray Taraftarı doldurmuştu. Biz kale arkası tribününü kırmızı formalarımızla tek renge boyamıştık.

Kırmızı formalarımızla tribünlerdeyiz, hepimizin üstünü örten bir flama açtık sabırsızlıkla başlama saatini bekliyoruz. Takım ısınmak için sahaya çıkmak üzere, soyunma odasının durumunu tahmin edebiliyoruz. Fatih'in Aslanları kükremek için artık dakikalar sayıyordu. İmparator son sözlerini söylüyordu. ''Topun olduğu yer pozisyondur. İlk dakikadan son dakikaya kadar oyunu biz oynuyoruz arkadaşlar.  Rapid maçıyla başladık, Aslan gibi oynadınız, kazandınız, kazanacaksınız, şampiyonsunuz ve öyle anılacaksınız, Allah Yardımcınız olsun''

Ve o unutulmaz gece. Kale arkası tribünü yürek atışlarım en üst seviyede. Muhteşem, stadı inleten '' Cim Bom Bom'um sen çok yaşa, canım feda olsun sana. Hiçbir şeye değişilmez, senin sevgin bu Dünya'da'' tezahüratı. Yandan dışarı giden şutumuzda bom boş bekleyen futbolcumuzun ofsaytta olmadığını anladığımız an, ah vah sesleriyle ilk yarının bitişi.  İkinci yarı başında önümüzdeki sol direğe topumuzun çarpıp dışarı çıkması, Capone'nin Seamana çektiği şut, can havliyle kale önüne kadar gelen futbolcumuzun dokunamayışı. Kapışmaya devam maç berabere bitti, ekstra zamanda uzatmalardayız.

Ve maçın son saniyesine kadar artık susmayacağımız bir marşa başladık. 

 Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar,

Bu ağaçlar güzel kuşlar yürüyelim arkadaşlar.

Sesimizi yer gök su dinlesin, sert adımlarla her yer inlesin, inlesin.

Bu gök deniz nerde var, nerede bu dağlar taşlar.

Bu ağaçlar güzel kuşlar, yürüyelim arkadaşlar.”

Takımımızın insan üstü direnişi.  Maçın uzatmalara gidişi. Uzatmalarda Hagi'nin gördüğü kırmızı kart, dehşetli susmayan taraftar, direnen 10 kişi Galatasaray. Umutlar tükenmiyor, buradan kupasız dönemeyiz yumruklar sıkılı taraftar birbirine sarılı. Endişe tavan yapmış, yine de tribünler son nefesi yırtılırcasına bağırıyor. Uzatmaların ilk bölümü bittiğinde sarı üniformalı bir stewardın İngilizce “kazanacaksınız, you will win'' dediğini hatırlıyorum. Sanki ona inandım heyecanım bir an yatıştı ve son 15 dakika, Arsenal, 10 kişi kalmış Galatasaray’a var gücüyle saldırıyor, Galatasaray tribünlerle kenetlenmiş Aslan gibi savaşıyor ve sağdan Marc Overmars kaleye yaklaşıp ortayı kesiyor. Hanry'nin kartal gibi yükselip, havada topu beklemesi ince hesaplar, aksiyon, zamanlama ve darbeli kafa vuruşunun ağlarla kucaklamasını seyre dalmamız. Aynı anlarda Taffarel'in topu takip edişi, sağa bir adım atışı ve yaylanışı ve zamanlama ve denge ve his, tarih, gelecek nesillerin göz yaşları, teslim olmayış ve topun ağlara gitmesine izin vermeyiş ve iki ellerimizin gerilerek havaya kalkması. Son topu Galatasaray'ın hücum ederek kullanması ve maçın bitişi.

Kupayı elleyecek takımın kaptanı penaltılarla belirlenecek. Kale seçme kurasını Kaptan Bülent kazandı, bizi gösterdi, penaltılar bizim tribünün olduğu kaleye atılacak.

 Penaltıların atılacağı kale arkasında 12.000 kişiyiz. Taffarel'den geçerse biz kurtaracağız. Attılar, iki tanesini biz kurtardık. Sizlerin direk diye gördüğünüz şey 12.000 kişinin yüreğinden fışkıran tarifi imkânsız enerjiydi. Bizimkiler atarken Seaman'ın bacaklarına yapıştırdık enerjiyi. 3 penaltıdan 2'sini kurtardık, biz boş geçmedik, penaltılarda 3-1 öndeyiz, atarsak şampiyonuz. Maçın spikeriyle 30 milyon Galatasaraylı, tribünlerdeki binlerce taraftar aynı haykırışı yaptık.

’Haydi oğlum, haydi Popescu'' Popescu santra yuvarlağındaki arkadaşlarıyla vedalaştı, kulübeye göz attı, kalpler durmuş nefesler tutulmuştu, son bir kez bize baktı, topu dikti birkaç adım gerildi, İngiliz Ulusal takımın kalecisinin sağından yerden ağlarla buluşturdu. Sonrası yangın yeriydi, göz yaşları sel oldu, bizim işimiz bitmişti. Söz artık bütün dünya koordinatlarına dağılmış milyonlarındı. Bu gece barda gönlümüz hovarda, çalsın sazlar oynasın kızlar.

Bizler maçtan sonra şampiyonluk turu attık Kopenhag'da. Çocuklar ne harikuladeydi, bir başka ülkenin başkentinde, bir finalde kazanıp tur atabilmek.

Dönüş uçağında artık ses yoktu, kimse de derman yoktu. 6 saatlik yolculukta servis bile açılmadı, O zamanlar yapılan işin büyüklüğünün farkında bile değildik. Sabah hava limanı koridorları ıslıklarla İmparator Fatih Terim melodisini mırıldanabiliyordu ancak.

Dönüşümüzü hayal meyal hatırlıyorum; hava alanında inanılmaz bir yoğunluk vardı. Saatlerce süren o yoğun yorgunluğun üzerine binlerce kişi yerlere uzanarak dönüş için sırayı bekliyoruz. Uçağa biner binmez herkesin gözleri kapandı. Benim de. Bir ara susadığımı hissettim. Gözümü açtığımda hostes ablanın sarı kırmızılı pasta dağıttığını gördüm. Onlar da şampiyonluğumuzu kutluyordu. Herkes ağır bir uykudaydı, kimseyi uyandıramadılar. Beni uyanık görünce pastayı bana ikram ettiler. Pastadan bir parça yedim, ikinciyi yere düşürmüşüm. Dalmışım, gözümü açtığımda İstanbul’da Atatürk Hava Alanındaydık.

17 Mayıs 2000, unutamam seni.

Galatasaray bir aşktır, taraftarın Çocukluk Aşkıdır, gerisi hikayedir.

 

29 May 2009

UEFA Kupası Kutlamaları




Biz Uefa kupasını Mayıs'ın 17 sinde almamışmıydık? Dün akşam Mayıs'ın 28 i değil miydi? Ne alakası var şimdi, günlerden tatil günü değil, bayram hiç değil, eniştem beni niye öptü?

Monşerlerimiz, bakmışlar bu sene için eğlenecek bir ortam bulamamışlar. Ne bir kupa, ne bir büyük galibiyet, ne bir sokağa dökülünesi tur. E ne yapsınlar, Ada artık bizim değil ya, babalarının çiftliğine istedikleri zaman girip çıkamıyorlar. Belki de çok önceden rezerve yaptırmışlardı, Galatasaray Şampiyon olacaktı, kutlamalar erken başlayacaktı.

Buz ada rezervasyonu çöpe gitmesindi, düşündüler, bari dediler UEFA kupas'ını kutlayalım. Onlar almışlardı, onlar kutlarlardı bize ne. Hasan Şaş yok, Capone, Popescu, Taffarel yok. En önemlisi taraftar yok, kan ağlıyoruz ne eğlencesi kardeşim. Yapacaksan her sene, yeni bir kupa gelene kadar Mayıs'ın 17 sini Galatasaray bayramı yaparsın, hepimiz biliriz, takımın o anki durumuna bakmaksızın ilk denk gelen maçta kutlarız kendimizce.

Kutlamanın spor, futbol olduğu bir ortamda takım elbiseli, fraklı, kravatlı insanlar görmekten nefret ediyorum. Sanarsın ki Şampiyonluğu kaybedişimizin cenaze törenindeler. Yüzler asık, kimi küsmüş gelmemiş, Hakan Şükür geldiğine pişman, kimi önemsememiş 17 Mayıs tabağını, plakasını. Salonda iki kelimeyi bir araya getiremeyen sunucu. Sanki Nonda'nın sunuculuk yapanı. En ufak bir sarı kırmızı emare yok.

Kimin aklına geldiyse aklıyla bin yaşasın. Bekleseydi, seneye 10.yıl marşını bestelerdik. Her 10 yılda bir bu büyük Galatasaray'lı bayramını daha büyük şevk ve heyecanla kutlardık.

Yine de uzanamadığımız ciğere pis demeyelim. Bizim tuttuğumuz, uğruna yandığımız, gençliğimizin bir tarafına koyan takımla, bunların sırayla(seçimle değil) yönettiği takım aynı değil. Varsın eğlensin Galatasaray rozetini yakasında taşıyan zenginler.

17 Mayıs 2000'imize dokunmasınlar, o bizim o bizimdir ancak.

17 May 2009

Bugün Gönlüm Hoş Değil


Halbuki bu maça daha aylar öncesinden hazırlanmıştık. Takımın, tarihinin en büyük utkusunu kazandığı unutulmaz günün 9. yıldönümüydü. Liderdik, haftaya oynanacak olan Beşiktaş maçına yollayacaktık takımı bu gece. Ardından da bir unutulmaz finalle Mayısı geçecektik. Mayıs ayların gülüydü, kupalara dokunuluyordu bu ayda. Bu ayın ortalarında Avrupa'da bir başkentte final oynamıştık, kupayı getirmiştik.

Bugün hoş olmadık yani dostlarım. Dünyanın en büyük hocalarını getirsen, Capello, Mourinho, Hiddink, Ferguson... hepsini birden oturtsan kulubeye, alın bu Galatasaray'ı UEFA kupasına gidebilmek için rakiplerinin yenilmesi için dua eder duruma getirin deseler, imkansız yapamazlardı.

Kadrosunda, Lincoln, Arda, Baros, Kewell gibi forveti olan, orta sahasında Barış, Ayhan, Topal'ı, Kalesinde Santchiz, Balta'sı, Aşık'ı bünyesinde bulunduran takımın durumuna bakın. İnsanın maça gidesi gelmiyor. Ne kadar eski, ilkel kalmış olursa olsun Dünyaca ünlü stadımız, dünyaya meydan okuyan taraftar oluşumumuz var ve biz gariban Sivas yenilsin diye totemlerle uğraşıyoruz. Yakışırmıydı bize, başkalarının mutsuzluğundan mutlu olmak.

İddia ederim, bizim yaptığımız ince hesapları ne futbolcular, ne Hoca ne Başkan yapıyor. Dün televizyondan basket maçı seyrediyorduk, aynı anda Sivas can çekişiyordu golü bulabilmek için. Az daha altımıza almıştık bile bir rakibi, başkan Polat maçı merak ediyormuydu? çok merak ediyorum.

4 futbolcu sarı kart sınırında, olası bir iyi haber haftaya oynanacak maçı final havasına sokabilir, bu itimali düşünen biri var mı? Klasik, nefret ettiğim küçük takım hocasının lafıdır.'' biz kendi maçımıza bakıyoruz, başkasının maçı bizi ilgilendirmez''. Seni Beşiktaş'ın maçı ilgilendirmiyorsa ne işin var koca Galatasaray'ın başında. Gelmiş geçmiş en büyük forvete sahip olup gol ortalamasını 1(bir) in altında tutturuyorsun. Belki ligde 1 gol kader etkileyecek, milyonlarca dolara mal olacak.

Sorumlusu Süper Lig'de o da küme düşmüş bir takımda 17 maça çıkmış birini başa getirip, yanılgılarını bir bir açıklayan Başkan'ındır. İki şık vardır ya bu işi hiç bilmiyorum diyecek çekip gidip bir bilene bırakacak. Ya da ben dolandırıcıyım diyecek. Ben 2. şıkka daha yakınım. Adnan Polat futbolu hepimizden iyi bilir, ve bizim bilmediğimiz pek çok şeyi de bilir ki yıllardır göz önündedir.

Para desen vermezler, ne çıkarları varsa yıllardır koltukları bırakmazlar. Bizden tek farkları zengin Galatasaray'lı oluşları. Aralarına bizi almazlar, stadın dışında bir yerde görseler boka bakar gibi bakarlar, aşağılarlar, konuşmaya tenezzül bile etmezler, yanlarına bile yaklaşamazsın. İş kart satmaya, forma kakalamaya gelince de ellerine su dökemezsin.

Er meydanı tribünlerin karşısında süt dökerler. İşler sarpa sardığında şu maçı da bir atlatsak derler, atlatamazlarsa kozları hazır, nasıl olsa kendi parası değil, verirler tazminat kovarlar hocayı, yenisini alırlar onu da kovarlar.

Maça mı? evet maça, 2 maçım kaldı emekliliğime, vicdanım rahat, Galatasaray'a olan bağlılığımla geçti ömrüm ve daha ne kadar vefa ederse devam edecek hasletim. Biz elimizden gelenin fazlasını yaptık, her sene kart aldık, her formayı, her ürünü satın aldık, her maça gittik, her maçı yazdık, okuttuk, kendi payımıza onlarca çocuğu Galatasaray'lı yaptık ve çekip gidiyoruz yakınlarda.

Belki birgün Galatasaray boyunduruktan kurtulur, özgür olur, sadece Galatasaray'lı taraftarlara kalır ve ben o zaman dönerim.

bugün 17 Mayıs, yine dost yarelendi, gönlüm hoş değil.

Bu Kupayı Almadan Olmazdı,




Çünkü, Şampiyonlar Ligi Şampiyonuna geçirmenin başka yolu yoktu,


2000-2009

Emeği geçenlerin aziz hatırasına saygılarla,

17 May 2008

17 Mayıs




Şu üstteki resmi ben çektim. 17 Mayıs 2000 Kopenhag, ünlü Tivoli Meydanı. Galatasaraylı olanı benim oğlum, Şu biz buyuz blog resimdeki, benimle olan delikanlı. Arsenalli olanı tanımıyoruz. Muhtemel oda şimdilerde bizimkisi gibi Arsenal tribünlerinde amigoluk yapıyordur. Küçükler böyleydi o gün sokaklarda, kafelerde. Şarkılar, marşlar söyleniyordu, iki takım taraftarları kenti görülmemiş renk yoğunluğuna bıraktı. Sarı formalı Arsenalliller ve kırmızı formalı Galatasaraylılar. O gün sanki Danimarka'lı yoktu şehirde. Ve şehir şehir olalı herhalde böyle kalabalık görmedi. Öğleden sonralarıydı, öğrendik, Reha Muhtar kafelerde program yapıyor. Galatasaraylıları kışkırtıyor, taraftarlar meydana doluşmaya yoğunlaşmaya başlıyordu.
Üstte, sağdaki resmi Fotomaç ekibi çekti. Büyükler böyleydi artık meydanda. Bir büyük arbede yaşandı, 17 Mayıs 2000, alınan kupayla birlikte artık bu yönüylede hatırlanacaktı. Maça gidenler ve orada bulunanlar tarafından.
Ve gecesi, ve kale arkası tribünü. Ve'' dağ başını duman almış'' naraları. Arif'in vurupta yandan dışarı giden şutuna ofsayt kaldırmayan hakemden sonraki ellerimizle yüzümüzü kapattığımız an. Tam önümüzdeki sol direğe Hakan'ın şutunun çarpması, Capone'nin Seamana çektiği şut, can havliyle kale önüne kadar gelen Hakan'ın dokunamayışı. Uzatmalara gidiş, takımın insan üstü direnişi. Hagi'nin atılışı, artık kendimizi teselliye hazırlama. An meselesi altın golü yememiz, ve final oynamış olmanın gururuna razı olmamız. Hanry'nin kartal gibi yükeselip, havada topu beklemesi ince hesaplar, denge, zamanlama ve unutulmaz kafa vuruşunun ağlarla kucaklamasını seyre dalmamız. Aynı anlarda Taffarel'in topu takip edişi, sağa bir adım atışı ve yaylanışı ve zamanlama, ve denge, ve teslim olmayış ve topun ağlara gitmesine izin vermeyiş ve iki ellerimizin gerilerek havaya kalkması.
Penaltıların atılacağı kale arkasında 12.000 kişiyiz. Taffarel'den geçerse biz kurtaracağız. Attılar, iki tanesini biz kurtardık. Sizlerin direk diye gördüğünüz şey 12.000 kişinin yüreğinden fışkıran tarifi imkansız enerjiydi. Bizimkiler atarken Seaman'ın bacaklarına yapıştırdık enerjiyi. Popescu topu ağlara gönderdiğinde artık bizim işimiz bitmişti. Sıra maça gelemeyen milyonlarındı. Bizler maçtan sonra Şampiyonluk turu attık Kopenhag'da. Çocuklar ne harukuladeydi, bir başka ülkenin başkentinde, bir finalde kazanıpta tur atabilmek.
Dönüş uçağında artık ses yoktu, kimse de derman yoktu. 6 saatlik yolculukta servis bile açılmadı, O zamanlar yapılan işin büyüklüğünün farkında bile değildik. Sabah hava limanı koridorları ıslıklarla İmparator Fatih Terim melodisini mırıldanabiliyordu ancak.
17 Mayıs, unutamam seni.

9 Nis 2008

Mayıs Ayların Gülüdür


Bu sabah yağmur var İstanbul'da. Şanlı, şerefli ezilmeden elenişin hüzünlü sabahı. Herkes Fenerlimi olacak bilinmez ama Polianna yaşasa kesin Fener'li olurdu. Ne çok mutlu olma kapıları varmış, daha dün Chelsea'nın patronunu yağmalamaya gidenler dönerken bir sonraki senenin Şampiyonlar Ligi hesabını yapmaya başlamışlar.


Mayıs'ta maça çıkmak nedir bilirmisiniz siz. Siz hiç Avrupa'nın herhangi bir şehrinde Şampiyonluk Turuna çıktınızmı. Unutturmaya çalıştığınız takım kupayla dönerken siz daha yola bile çıkmamıştınız. Avrupa'da destan yazıldı diye yutturmaya çalışıyorlar, kimi yendiniz de Avrupa'da destan oldunuz. Ha ,İstanbul'da Volkanın yıldızlaştığı maçlarda yazılan hikayelere destan adını veriyorsanız başka.


Fenerbahçe'li Türk oyuncular kendilerini aşağılayan hocalarını ne yaparlar bilemeyiz. Bizi ilgilendirmiyor. Yabancı oyuncu kısıtlaması yüzündenmiş elenmeleri. Bugün le beraber 4 takım elenecek acaba elenen takımlarda Türk oyuncumu var.


Bu kadar şımarmanın cezası budur, yat kalk dua et son yılların en kötü takımıyla oynadın. Şanlı tarihinize geçirin Nisan'da elendiniz. Şimdi sıraya girerler başarınızı yazmak için.


Ama birde Mayıs var be Fener'li dostlar. Mayıs'ta top oynamak vardı Avrupa'da. O ne büyük bir zevk, heyecan, gurur ve onurdur anlatamam. Anlayamazsında zaten.


Mayıs ayların gülüdür, hele birde 17'si